Ali Erül

“Adı neydi orasının?”

LİSE arkadaşlarımızla yoğun iletişim içinde olduğumuz bir WhatsApp mesaj grubumuz var. Geçtiğimiz günlerden birinde sohbet lise yıllarımızda yemek yediğimiz yerler üzerine idi. Öğrenci bütçesi ile gidilebilen ama lezzeti unutulmayan yerler. Bir arkadaşım o yıllardan aklında kalan bir sandviçi gündeme getirdi ve bu sandviçi yapan büfeyi. O sandviçi çoğumuz anımsadık, hatta büfenin kabaca hangi mahallede olduğunu. Fakat gel gör ki büfenin adını anımsayan yok. İş edindim ve internete girdim. “Kadıköy’ün eski büfeleri”, “Moda’nın nostaljik yerleri”, eski Moda, eski Kadıköy sohbet grupları filan. En ufak bir ipucuna, ya da çağrışım yaptıracak bir bulguya rastlayamadım. Sonra dönüp o sohbet boyunca adı geçen yerleri listeledim bir kağıda. 25-30 arasında yerden bahsedilmiş toplamda. 2 ya da 3 tanesi bugün hâlâ yaşayan yerler. Bizler liseden 1982’de mezun olduğumuza göre 37 yılda bu işyerlerinin %90’ı ya kapanmış ya da başka bir iş kolunun mekânı olmuş. Üzücü bir şey gerçekten. Çünkü o kadar eskilere dayanan gözlemlerim olmasa da mesela Londra’ya 30 yıl önce ilk kez gittiğimde yemek yediğim yerlerin çoğu bugün hâlâ aynı yerdeler. Ya da Brüksel’de bundan 15 sene önce akşam yemeği yediğim restoranın şu anki menüsü neredeyse aynı o zamanki ile, o sokaktan anımsadığım işyerlerinin tamamına yakını aynı şekilde oradalar. Kiralar yüksek, kur hopluyor zıplıyor, girişimciler iş planı yapmayı bilmiyor gibi sık rastlanan nedenlerin ötesinde bir şeyden bahsediyorum. Tamam zevkler zamanla değişir, tamam yeni kuşaklar başka şekilde yaşıyor, tamam metropol yaşamları alışkanlıkları değiştiriyor filan ama bu sadece bunlarla da açıklanacak bir şey değil. Nedeninden tam emin olamasam da hükmüm belli ama: Değerleri ve lezzetleri yaşatamıyoruz ne yazık ki, uzun soluklu kılamıyoruz birkaç istisna dışında. Belki de bizzat bu değerleri yaratanlar sıkılıyor markalarından, mekanlarından. Ya da bir süre sonra işler büyüyüp destek gerekince o desteği, o sahiplenmeyi bulamıyorlar çalışma arkadaşlarından. Ya da hevesimiz çabuk bitiyor girişimci olarak. Tabii değerin, markanın kıymetini bilen sayısı da az. Hal böyle olunca başarılı olmaya başlayan bir yerin hemen taklitçileri, takipçileri türüyor. Seçenek çoğalınca tüketicinin tercihi doğal olarak fiyat oluyor. Bu da en çok ilk yeri açanın aleyhine oluyor ve bir süre sonra illallah deyip çekiliyor piyasadan. Bunun içindir ki bazı mahallelere, semtlere çekinerek gidiyorum. Göreceklerim beni mutsuz edebilir, çünkü geçmişimin en güzel yaşanmışlıklarından bazıları orada idi endişesi ile. Popüler kültür, belki yöresel kültür ya da mikro kültür… Adına ne derseniz deyin aslında yitip giden bu. Tam alışıyorsunuz, şuna buna öneriyorsunuz ve yok oluyor. Neyin kalıcı, neyin gidici olduğunun öngörülebilir bir durum olması gerek ama gerçekte durum böyle değil. Bu sabah ara sıra gidip hızlıca kahvaltımı yaptığım büfede idim. Büfe sahibi bundan birkaç yıl önce aynı semtte bir market açmıştı. Öyle işlek ve kolay ulaşılır bir yerde idi ki “aferin be adama, ne de güzel bir işe girişmiş” diye düşünmüştüm ilk öğrendiğimde. Hesabımı öderken sordum “Nasıl markette işler?” diye. Meğer bundan birkaç ay önce kapatmak zorunda kalmış orayı. Birkaç yıllık bu serüvenin sonunda İstanbul’un iyi bir bölgesinde 3 oda 1 salon daire alabileceği bir parayı da kaybederek. “Son yıla kadar işler iyi idi ama son yıl ortağım işi serdi, başka işlere girişti ve toparlayamadık marketi” diye açıkladı. İstesen batıramazsın böyle bir işi. İki önemli caddenin kesişme noktasında, günün her saatinde park yeri bulunabilen, çevresi binlerce konut ve işyeri ile bezenmiş bir nokta ve en yakındaki süpermarket de en az 1-1,5 km mesafede. İşin enteresan tarafı hepimiz aynı coğrafyada ve iklimde yetiştiğimiz için böyle “nasıl olur ya!” hikayelerini taraflarından dinlediğimizde “adam haklı ya!” deyip ikna da oluyoruz bir de…

Görüşmek üzere.

28 Şubat 2019

İlgili Haberler

Yazarlar