Renk Özcan

“Anneme sigortacı olmamı zor kabul ettirdim”

Genel Sigorta’da (Mapfre) uzun yıllar genel müdürlük yapan, şimdiyse at yetiştiriciliğine yoğunlaşan, sektörün duayen isimlerinden Hulusi Taşkıran, insanı hayatta tutan en önemli şeyin hayal ve umut olduğunu söyledi. Bir canlının büyümesini izlemenin insanın hayal kurabilmesi ve umutlanması için çok anlamlı bir kaynak olduğunu kaydeden Taşkıran, at yetiştiriciliğinde de bu iki kavramın bolca bulunduğunu belirtti.

Sigortacı Gazetesi’nin “Duayenlerle Dünden Bugüne” söyleşi dizisinin bu ayki konuğu Hulusi Taşkıran oldu. Annesi çocuk yaşlardayken dedesinin ayakkabı atölyesinde meydana gelen yangın, ardından da eksik sigorta sebebiyle gelen tazminatın hasarı karşılamaması evde sigortaya karşı büyük bir tepki yaratmış. Ailenin hatıralarındaki bu olumsuz anı Taşkıran’da ters tepmiş ve biraz da meraktan 1981’de sektöre adım atmış. 

Genel Sigorta’da 4 yıl genel müdür yardımcılığı, 16 yıl genel müdürlük ve son üç yıl da yönetim kurulu başkan yardımcılığı yapan Hulusi Taşkıran, aynı zamanda 6 yıl boyunca Türkiye Sigorta Birliği Başkanı, 6 yıl da TARSİM Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev aldı. 2011 yılında sektörden ayrılan Taşkıran, günlerini at yetiştiriciliği ve yarışçılığıyla geçiriyor. Aynı zamanda Antalya’da özellikle otellere gıda ve temizlik maddesi tedarik eden bir şirketin ortaklığını yapıyor. Evlerinde çalışmak üzere gelen ve 8 yıldır onlarla yaşayan yardımcılarının oğlu Mert de günlerini renklendiriyor.

İnsanı hayatta tutan en önemli şeyin hayal ve umut olduğunu söyleyen Hulusi Taşkıran, Mert’ten bahsederken, “Bir çocuğun büyümesini izlemek ve ona katkı yapabilmek insanın hayal kurabilmesi ve umutlanması için çok anlamlı bir kaynak” diyor. At yetiştiriciliğinde de hayal ve umut kavramlarının bolca bulunduğunu belirten Taşkıran, konuyla ilgili şunları söylüyor: “Bir tay doğduktan beş-on dakika sonra ayağa kalkar ve biz çiftlikteki kahyamla birlikte atın eşkaline ve tırnak yapısına bakarak onun koşu hayatıyla ilgili tahmin yapmaya başlarız. Yani yarışçılık daha doğumla birlikte iki-üç yıl sonrasını hayal etmekle başlar.”

Sektörde geçirdiği yıllardan yaşama, atçılıktan futbola dair pek çok konuda konuştuğumuz Hulusi Taşkıran’ın sorularımıza verdiği cevaplar şu şekilde:

Eğitim hayatınız ve sigortacılığa nasıl başladığınızdan bahsedebilir misiniz?

Eğitim hayatı çok eskilerde kalsa da özellikle okuduğum lisenin hayatımda çok olumlu etkileri vardır. Eski adıyla, ki diplomasında o ismi yazan en son mezunlarındanım, Kadıköy Maarif Koleji’nde okudum.1980 yılında da Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun oldum. Türkiye’nin iş ve ekonomik alanda dönüşüm yaşadığı o dönemi hatırlayanlar eğitim geçmişimin hedefinin özellikle o günlerin sigorta sektörü olmadığını çok rahatlıkla anlar.

O zamanlar benim mezuniyet yılımı da içine alan kısa dönem askerlik çıkmıştı. Bu hakkımı kullanana kadar geçecek kısa süre içinde ne yapacağıma karar vermek üzereyken, ablamın çalıştığı handa bir sigorta şirketinin eleman aradığını öğrendim ve çocukluğumdan beri hayatımda ismi ile önemli bir yer tutan ve neredeyse beynimde bir takıntı haline gelen sigortacılığı tanımak için başvurdum ve kabul edilerek 1981 yılının başında Şark Sigorta’da işe başladım.

Çocukluktan beri sigortacılık bir insan için nasıl bir anlam taşıyabilir diye soracaksınız, ben peşinen cevaplayayım. Annemin ailesi Samsun’da ayakkabıcılık yapan oldukça varlıklı ve saygın bir aileymiş. 1940 yılında işlerini sigorta teminatına alacak kadar da entelektüel ve tedbirli bir aile.

Bir çalışanın gece yatarken söndürmeyi unuttuğu sigara yüzünden büyük bir yangın sonucu tüm varlıkları kül olmuş. Sigortaları var, ama ne yazık ki aldıkları tazminat da kayıplarının çok küçük bir bölümünü karşıladığı için iflas etmişler. Aile de doğal olarak her anlamda büyük bir irtifa kaybetmiş ve çok zorluk çekmiş.

‘ANNEM SİGORTACILARA HİÇ GÜVENMEZDİ’

O sırada tam buluğ çağındaki annemde önemli bir travma yaratan bu olayı küçük yaşlardan beri çok dinledim. Tabii, onun gözünde aileyi o durumlara düşüren yangın değil, “haklarını ödemeyen” sigortacılardı. Annemin yaşadıklarını her anlatışını dinlerken yüzünde beliren o üzüntülü hal de bende travma yaratmıştır. O sebeple de bu iş imkanı bana çok cazip geldi ama tabii çok kısa bir süre için düşünmüştüm bu işi. Hatta dönem arkadaşlarım arasında aldığım maaş sıklıkla alay konusu bile oluyordu. Anneme sigortacı olmamı da zor kabul ettirdim.

Ama en enteresanı, geçmişte bir aile için şansızlık olan bir olay benim için bir şans oldu. Kısa süre için sadece merak saikiyle girdiğim sektör benim için 30 senelik sevilen bir iş hayatı oldu.

‘SİGORTACILIK HİZMET SEKTÖRÜNDE DEĞİL’

Genel Sigorta’da 20 yıldan fazla çalıştınız. Bu süreçte sektör nasıl bir değişim gösterdi?

Genel Sigorta’da 4 yılı genel müdür yardımcılığı, 16 yılı genel müdürlük ve son üç yılı da yönetim kurulu başkan yardımcılığı olmak üzere 23 yıl çalıştım. Bu süre zarfında sigortacılık, özellikle verilen hizmetin gelişimi anlamında çok yol aldı. Ne kadar haksızlık yapılırsa yapılsın sektörün verdiği hizmet bence çok üst seviyede. Yine de, bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen, yönetimsel anlamda gelişmeyi yeterli bulduğumu söyleyemem. Bizim sektörde şikayet ve mazeret üretmek ne yazık ki kötü bir alışkanlıktır. Ayrıca günlük olaylarla çok zaman kaybedildiğinden proaktif olunamadı.

Bence o sebeple de, son zamanlarda sektörün genel anlamda yönetimi devletin eline geçti hissiyatındayım. Tabii devlet bankacılık ve sigortacılık gibi alanlarda önemli rol oynamalı, ama tüm düzenleme ve uygulama alanlarında bu kadar etkin ve yetkin olmamalı diye düşünenlerdenim.

Ayrıca bu sektörün çok meşakkatli ve zor bir alan olduğunu kabul etmek lazım. Aslında sigortacılık hizmet sektörü bile değildir. Hizmet sözü veren bir sektördür. Hizmet edilecek ortam oluşmadığında prim ödeyen için boşa yapılmış bir masraftır. Hizmet verdiğinizde de müşteri için uygun bir ortam ve psikolojik durum yoktur. Yani hizmeti verirken bile mutlu edebilmek çok zordur. Yapılan çok küçük bir hata veya gecikme müşteriye çok büyük gelir. Düşünün kanser tedavisi görüyorsunuz ve hastanede sigortadan onay bekliyorsunuz. O kişiye o birkaç dakika bile çok uzun gelir. Oluşan gecikme hastaneden kaynaklı olabilir. Ama o psikoloji ile müşteriden kötü not alabilirsiniz.

Mapfre’nin Genel Sigorta’yı satın alması sırasında Genel Sigorta’nın Genel Müdürü’ydünüz. Türk sigorta sektöründeki önemli birleşmelerden biri bu. Nasıl bir süreç yaşandı?

Genel Sigorta’nın, Mapfre Grubu’na satılmasının diğerlerinden tek farkı, şirketin bölünerek satılmasıydı. Finans sektöründe ilk kez olan bir olaydı bu. Şirketin grup iştirakleri ve bazı gayrimenkulleri şirket aktiflerinden ayrıştırılarak şirketin sadece sigortacılık işi ve kullanılan gayrimenkuller satışa konu oldu. O açıdan başarılı ve değişik bir operasyondu.

‘MAPFRE TÜRK PAZARINA GİRDİĞİNE ÇOK MUTLU OLDU’

Bu satışı başka bir açıdan ele aldığınızda, bir diğer husus da Mapfre’nin Türk pazarına girmekten en fazla memnuniyet duyan yabancı şirket olmasıdır. O günden bu yana hiçbir yıl bilançolarında zarar görmediler, sermaye yeterliliği veya başka sebeplerden dolayı yeni sermaye koymaları gerekmedi ve hatta kâr dağıtımı yaparak ödedikleri paranın bir kısmını geri bile aldılar. Bugün de şirketin değeri aldıkları rakamın çok daha üzerinde. 

‘KAZA TESPİT TUTANAĞINDA BÜYÜK EMEĞİM VAR’

Birlik başkanı olarak görev aldığınız yıllardan bahsedebilir misiniz?

Gerek yıllarca geçerli bir mevzuatı olmadan çalışan sektörün Sigortacılık Kanunu’na sahip olması, gerek kaza tespit tutanağı ve gerekse yetersiz teknik karşılıkların uluslararası düzeye getirilmesi gibi gelişmeler benim TSB Başkanlığı dönemime rastladı. Özellikle kaza tespit tutanağının yürürlüğe girmesinde ciddi payım ve emeğim vardır. Hemen hemen tüm sektör oyuncuları neler getireceği bilinmeyen bu uygulamaya önce karşı durdular ama kısa sürede uygulamayı çıkarmayı başardık. Zaten er veya geç gelmesi gerekli bir uygulamaydı. Ayrıca sigortacılığın halk gözünde daha olumlu bir yere gelmesinde önemli bir hizmeti oldu. Çünkü en yaygın olan sigorta türünde halkı kolaylıkla tanıştırdı. Polis bekleme süresi, bürokrasi ile uğraşmak gibi sıkıntıları ortadan kaldırdı. Tabii ekstra bir hasar maliyeti olacaktı, oldu da. Ama sigortacının işi zaten bunu hesap etmek ve maliyetlerin içine yedirerek fiyat oluşturmak değil mi?

‘TSB BAŞKANI OLMAKTAN ÇOK KEYİF ALDIM’

Dürüst olmak gerekirse, 6 yıllık TSB Başkanlığı dönemim, 16 yıllık Genel Müdürlük hayatımdan daha keyifli gelmiştir bana. Çünkü şirkette yaptığınız çok olumlu çalışmalar bile sadece şirketinizin pazar payıyla ve bilançosuyla ilgili sonuçlar doğurur. Ama Birlik çalışmaları tüm sektöre ve kamuoyuna aittir. Yani çalışmanızın sonuçları açısından büyük bir farklılık var. O sebeple ilave bir mesai ve yorgunluk olsa da TSB Başkanlığı süreci çok keyifli bir dönemdi.

Şirket hayatının en değerli özelliği ise ailenizden daha fazla beraber olduğunuz insanlarla, yani çalışma arkadaşlarınız ile yaşadığınız anılar, hep beraber büyümeniz, gelişmeniz, ortak mutluluklar ve üzüntülerdir benim için. Bu çalışma arkadaşları kavramına acente dostları da dahil ediyorum tabii. En azından Genel Sigorta’da bizler için böyleydi. Profesyonel hayatı bıraktıktan sonra sigortacılığı veya yönetim yetkilerini hiç aramadım, özlemedim ama o büyük aile ortamına hasret duymadım desem büyük bir yalan olur. 

‘ÇİFTÇİLERE SİGORTAYI ANLATMAK ZOR BİR GÖREVDİ’

Devlet destekli tarım sigortaları da sizin döneminizde devreye girdi, hatta TARSİM’de Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptınız…

Dediğiniz gibi kuruluşundan hemen sonra TARSİM’de de 6 yıla yakın bir başkanlık dönemim oldu. Sektörün çoğunluğuna bile yabancı gelen bir sigorta yapılanmasını ve türünü sıfırdan geliştirmek tabii ki o günler için kolay değildi. Özellikle sigortayla neredeyse hiç ilişkisi olmayan Türk çiftçisini aydınlatmak, sigortaya yakınlaştırmak zor bir misyondu. O günlerdeki genel müdürümüz Bülent Bora’nın da çok değerli katkılarıyla çok başarılı bir başlangıç dönemi geçirdik. Ayrıca bakanlığa kayıtlı olmayan üretim alanlarının bu vesileyle kayıt altına alınabilmiş olması da kamu adına önemli bir kazanç olmuştur.

Zamanında bir sigorta tanıtım fonu kurulmasını önerdiniz. Bu öneri sektörde nasıl karşılandı?

Evet, TSB Başkanlığımın son döneminde sigorta tanıtım fonu kavramını dile getirmiştim. Sektörden onay da almıştı. Hatta o yıl Birlik bütçesini oluştururken bu amaçla bir bütçe de oluşturmuştuk. O yıl bu bağlamda bir çocuk tiyatrosu sahneye koyulup birçok şehirde turne yapıldı. Yine bu amaçla ilk Sigorta Haftası’nı takvime koymuştuk. Ama benden sonra bu çalışmalar devam etti mi veya ne kadar devam etti takip etmedim.

‘SEKTÖR KURUMLARINI AYNI BİNADA TOPLAMAK İSTEDİM’

Başkanlık dönemimde yapmadığım veya yapamadığım için kendimi suçladığım tek konu Birlik ve sektörün diğer ilişkili kurumlarını aynı çatı altında toplayamamaktır. Sağ olsunlar, talebim üzerine Birlik Genel Kurulu bu konuda borçlanma da dahil çok geniş bir yetki de vermişti.

Kavacık’ta TARSİM’in kirada oturduğu hanın bir eşini tamamıyla satın almak imkanımız da vardı. Amacım, Birlik ile birlikte Tramer, Sigorta Güvence Fonu, TARSİM gibi tüm kurumları aynı çatı altına alarak hem para ve zaman tasarrufu, hem de daha etkin bir koordinasyon sağlamaktı. 

Ancak bazı büyük şirketleri temsil eden üyelerimiz Kavacık bölgesinin Birlik için uygun bir lokasyon olmadığı konusunda fikir beyan ettiler. Ben de, benden sonrasını herkesin mutabık olmadığı bir konuda bağlamak istemedim. Bu hissiyatımdan dolayı fazla kararlı durmadım ne yazık ki. Keşke bu üye arkadaşların düşüncesini o kadar dikkate almasaydım dedim sonraları.

O gün uygun bulunmadığı söylenen bölgede şimdi Türk sigortacılığının en büyük şirketlerinden birinin genel müdürlüğünü gördükçe kendime daha fazla kızmıyor değilim.

‘BİR ÇOCUĞUN BÜYÜMESİ İNSANA UMUT VERİYOR’

2011’de sigorta sektöründen ayrıldınız. Şimdi ne yapıyorsunuz?

Yönetim kurulundaki görevimi ve TSB Başkanlığını 2011’de sonlandırmakla beraber sigortacılık defterini tamamıyla kapatanlardan biriyim. Tabii bu arada başka işlerle ilgilendim. Şu anda da Antalya’da özellikle otellere gıda ve temizlik maddesi tedarik eden bir şirketin ortağıyım. 

Ayrıca 2004 yılından bu yana at yetiştiriciliği ve yarıştırıcılığına devam ediyorum.

Son üç yıldır da, dünya tatlısı bir çocuğu evde hep beraber yetiştiriyoruz. Son zamanlardaki en önemli ve değerli uğraşım Mert isimli bu genç arkadaşım oldu. Evimizde çalışmak üzere gelen ve 8 yıldır beraber olduğumuz bir Türkmen kızımız var. Evlendi ve hamile kaldı. Biz de doğumdan sonra çalışmaya devam etmesini istedik. Üç yıldır da evimizin yeni ferdi ile muhteşem bir zaman geçiriyorum. Hayal ve umut, yaşamda insanı ayakta tutan en önemli kavramlar. Bir çocuğun büyümesini izlemek ve ona katkı yapabilmek insanın hayal kurabilmesi ve umutlanması için çok anlamlı bir kaynak.

Hulusi Taşkıran, kendisine hayali ve umudu ifade eden iki önemli varlığın ilişkisini seyrederken…

Atçılığa ilginiz nasıl başladı?

Çok küçükken babama ve kendime verdiğim bir sözün motivasyonu ile atçılıkla ilgili bir bilgim olmamasına rağmen 2004 yılında atçılığa başladım. Demin de söylediğim hayal ve umut atçılıkta da fazlasıyla vardır. Bir tay doğduktan beş-on dakika sonra ayağa kalkar ve biz çiftlikteki kahyamla birlikte atın eşkaline ve tırnak yapısına bakarak onun koşu hayatıyla ilgili tahmin yapmaya başlarız. Yani yarışçılık daha doğumla birlikte iki-üç yıl sonrasını hayal etmekle başlar.

‘ATLARIN TARİHE KATKISI BÜYÜK’

Ayrıca at dünyanın en estetik ve naif hayvanı. İnsan tarihine yaptığı katkılar da çok büyük. Günümüzde at biniciliği ve yarışçılığı olmasa, kısa süre sonra ancak hayvanat bahçelerinde görülebilecek bir hayvan olacağı da kesin. Bunun olmaması açısından da at sporlarına çok önem veren biriyim.

Ancak oldukça meşakkatli ve pahalı bir iş. Ben de kendi imkanlarımla, büyük yatırımlar yapanların olduğu bu alanda var olmaya çalışıyorum. Bugüne kadar birkaç kupa da kazandım. 2015 yılında Gazi Koşusu’nda hem de favorilerden biri olarak at koşma şansım da oldu. O yılın en iyi taylarından birini ben yetiştirmiştim. Gazi Koşusu’ndan önceki en önemli 3 yaş yarışı olan Tay Deneme Koşusu’nda kupa kaldırmak nasip oldu.

Ancak ne yazık ki Gazi Koşusu öncesi padokta büyük bir şansızlık yaşadık. Seyisinden kurtulan bir at padoku birbirine kattı ve diğer tüm atları ürküttü. Padoktaki at sahipleri ve misafirler kendilerini güvene almaya çalışırken, bir anda atımın şahlandığını ve üstündeki jokeyi düşürdükten sonra sağrısı üzerine devrildiğini gördüm. Görünürde bir arıza olmadığından o şekilde koştuk ama başarılı olamadık tabii. Yarış sonrası at ciddi şekilde topallıyordu. O kazanın sonuçlarını gidermeye ne kadar çalışsak ve at sonraları birkaç başarılı yarış koşsa da yarış hayatı fazla uzun sürmedi ne yazık ki.

Şu anda 6-7 tanesi yarış sahasında, 20 kadar da çiftlikte atım var. Yani çok sevdiğim hobi ciddi bir iş olmaya başladı. Giderlerin büyümesi sebebiyle, bu yıldan sonra yarıştırmaktan çok yetiştiriciliğe dönmeyi, yani at yetiştirip koşturmak yerine daha çok satmayı planlıyorum.

Bir dönem Beylerbeyi Spor Kulübü’nün yöneticiliğini yaptınız. Futbola ilginiz sürüyor mu?

Evet, Beylerbeyispor ile uzun zaman ilgilendim. Hatta 1998-2002 yılları arasında kulüp şirket olarak Genel Sigorta’nın bir iştirakiydi. Ancak kulüple son 3-4 yıldır hiçbir ilgim kalmadı. Başta futbol olmak üzere tüm sporlarda iyi bir izleyiciyim. Galatasaray Kongre üyesiyim. İki yıl sonra da Divan üyesi olacak kadar da eskidir üyeliğim.

‘BU SEZON GALATASARAY’DAN UMUTLUYUM’

Galatasaray Kulübü’nün kıdemli bir üyesi olarak takımı nasıl buluyorsunuz?

Galatasaray’ın bu sene de başarılı bir sezon geçireceğini sanıyorum. Kadro kalitesi ve hoca tecrübesi en büyük avantajı. Şampiyonlar Ligi’ne harika başladı. Bu seneki kadro bazıları tarafından çok kaliteli görülmese de aksine günümüz futbolunun aradığı özelliklere sahip futbolculardan oluşuyor. Özellikle Şampiyonlar Ligi gibi üst düzey yarışmalarda takımlar total takım savunmasına çok önem veriyorlar. Bu kilidi aşmak için de süratli ve hareketli futbolcular çok değerli. Galatasaray’ın da özellikle orta saha ve açık mevkilerinde bu tip futbolcu sayısı oldukça fazla bu sene. Bu sebeple ben takımdan ümitliyim.

Hulusi Taşkıran, ziyaretimizde koyu bir Galatasaraylı olan gazetemiz sahibi Metin Öztürk’e Galatasaray armalı çinili bir tabak hediye etti.

‘KANADA’DA TÜRK NÜFUS ARTIYOR’

“Oğlum 2012 yılından beri Kanada’da yaşıyor. 2 yıl evvel Toronto Üniversitesi’nde ekonomi ve sosyoloji çift ana dal eğitimini tamamladı. Bir senelik bir iş hayatından sonra, bu kez de felsefe okumak üzere tekrar üniversiteye döndü. Bu fakülteyi de iki yıl sonra bitirecek inşallah. Biz de oğlumuzu daha fazla görebilmek için Kanada’ya yılda bir kez gidip geliyoruz doğal olarak. Son yıllarda orada ciddi bir Türk varlığının oluşmaya başladığını söyleyebilirim. Sanırım oğlum da o varlığın bir parçası olmaya devam edecek gelecekte.”

Hulusi Taşkıran ve Deniz Taşkıran, oğulları Doruk’un Kanada’daki mezuniyet töreninde.

‘EMEKLİLİK PARTİM, BENDEN HABERSİZ YAPILAN TEK BÜYÜK ORGANİZASYON’

2008’de sizin için Galatasaray Adası’nda ilginç bir emeklilik partisi düzenlendi. Biraz bahsedebilir misiniz?

Genel Müdürlükten ayrılırken benim için düzenlenen o parti, başka bir bakış açısıyla benim için büyük bir yönetim başarısızlığı bile sayılabilir. O gece genel müdürlük yaptığım yıllar boyunca benden habersiz kararlaştırılmış tek büyük organizasyon ve yapılmış önemli bir masraftır. Emin olun annem ve patronumla yapılmış röportajlardan bile sonradan haberim oldu. Ama hepsi sağ olsunlar, tüm çalışma arkadaşlarım ve acente dostlarım, bana unutulmayacak bir gece ve anı yaşattılar. Hiç sormadım ama herhalde annem de o geceyi yaşadıktan sonra sigortacı olduğum için affetmiştir beni.

26 Ekim 2018

İlgili Haberler

Yazarlar