Oğul Doğa Gökşin

“Ata binmek empati kurmayı, liderliği öğretir”

Koru Sigorta Yönetim Kurulu Başkanı ve Türkiye Binicilik Federasyonu Başkanı Atıf Bülent Bora, yaklaşık yarım asırdır ata bindiğini ifade ederek “Bir çocuğun atla tanışması, ata binmesi, o keyfi hissetmesi, derslerinden çok daha önemlidir. Ata binmek empati kurmayı, liderliği öğretir” dedi.

Sektörün duayen isimlerinden Bülent Bora, Koru Sigorta Yönetim Kurulu Başkanı olarak sigortacılığa devam ederken bir yandan da Türkiye Binicilik Federasyonu Başkanlığı’nı yürütüyor. 

Çocuk yaşta ata binmeye başlayan Bülent Bora, okul hayatı boyunca iyi bir öğrenci olmadığını, zamanının büyük bölümünü binicilik sporuna ayırdığını söyledi ve çocuk yaşta ata binmenin en az dersler kadar gelişimine katkısı olduğunu sözlerine ekledi.  

Sektöre ilk adımını attığı günleri de “Sigortacılık tecrübem yoktu, ama 1984 yılında OYAK Sigorta’da teknik müdür olarak sigortacılığa başladım” diyerek ifade eden Bora, daha sonra genel müdürlüğünü yaptığı OYAK Sigorta’yı otuzuncu sıralardan sektörün tepesine taşıdı. Bu süreç içinde 1999’da Türk sigorta sektörünün en büyük birleşmelerinden birinde aktif görev aldı ve 2002 yılına gelindiğinde Axa OYAK Sigorta Grubu Genel Müdürü olarak görevi bıraktı. Axa OYAK sonrası soluğu TARSİM’in kuruluşunda aldı. 2006 ile 2014 yılları arasında tarım konusunda devrim niteliğinde olan Devlet Destekli Tarım Sigortaları Sistemi’nin gelişmesi için çok önemli görevler üstlendi.

Hayatının önemli bir bölümünü at üstünde geçiren Bülent Bora, Sigortacı Gazetesi’nin “Duayenlerle Dünden Bugüne” söyleşi dizisinin bu ayki konuğu oldu. 

Binicilik Federasyonu’nun projelerini, OYAK Sigorta’nın büyümesindeki şifreleri ve Koru Sigorta’nın hedeflerini Bülent Bora’dan dinlemek için buyurunuz…   

OYAK’ta çalışmaya nasıl başladınız? 

Babam subaydı. Görevi nedeniyle ilkokula Diyarbakır’da başladım, ikinci sınıfı Konya’da, sonraki üç sınıfı da Erzurum’da okudum. Ardından TED Ankara Koleji’nin sınavlarına girdim. Kazanınca ailecek Ankara’ya göçtük. Lise ve üniversiteyi de Ankara’da okudum. Askerliğimi yaptıktan sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu’nda (OYAK) müfettiş yardımcısı olarak çalışmaya başladım, birkaç yıl içinde müfettişliğe terfi ettim. 

Sigortacılığa nasıl geçtiniz?

Büyüklerimiz İstanbul’a yerleşmişti. Eşimin ailesi de İstanbul’daydı. Biz de 1982’de İstanbul’a göçtük. OYAK’ın bir iştiraki olan Motorlu Araçlar Ticaret’te (MAT) sırasıyla Müfettiş, Bölge Müdürü ve Pazarlama Müdürü olarak çalıştım. Daha sonra o zamanki Genel Müdürün daveti üzerine 1984’te OYAK Sigorta’ya geçtim. 

Peki, hayatınızda büyük yer tutan at biniciliği nasıl başladı?

Rahmetli peder, Diyarbakır’ın Çermik ilçesinde askerlik şubesi komutanıydı. O şubede at vardı. Arada sırada atla beni dolaştırırdı. TED’de okurken babamın Ankara Atlıspor Kulübü’nde yönetici olan bir arkadaşı tarafından Binicilik Federasyonu’nun açtığı kursa davet edildim. O kursa katılmamla birlikte binicilik başladı. Federasyon’un kursundan bir yıl sonra genç milli takıma seçildim ve 1968 yılında Gençler Balkan Şampiyonu oldum. 

Ata binmenin hayatınızdaki yeri nedir?

Bence binicilik dünyanın en özellikli, en keyifli, en sağlıklı ve en faydalı sporu. En özellikli, zira başka bir canlı ile yapılan tek spor. At gibi asil ve çok yönlü değer ifade eden bir canlı ile beraber, yani iki canlı yürekle ve o yüreklerin birlikte çarpması ile yapılan yegane spor. En keyifli, zira ata binerken dış dünya ile olan ilişkinizi kesecek kadar yoğun duygular içinde olmanıza, sizin yüreğinizde başka bir yüreği hissetmenize imkan veren bir spor. En sağlıklı, zira açık havada, doğayla iç içe, bedenizin her kasını olduğu kadar ruhunuzu da çalıştıran ve bunları sizi hiç zorlamadan yapan bir spor. En faydalı, zira sizin gibi iyi günü kötü günü, rahatsızlığı keyifsizliği, açlığı tokluğu olan ancak bunu kelimelerle ifade edemeyen ikinci bir canlı ile yapıldığı için sizi 5 duyunuzu da kullanmak zorunda bırakan, empatiyi öğreten ve kişiliğinizi geliştiren bir spor. Özellikle çocuklarda kendine güven duygusunu yaratan bir spor.

Bir çocuğu atın üstüne koyduğunuz vakit, bütün duyguları olumlu yönde gelişmeye başlar. O keyfi, yaşayan  bilir. Hiç ara vermeden 52 senedir ata biniyorum. Zaten iyi bir öğrenci değildim. Okulu çok fazla ektim. Hep ata binmeye kaçtım. Açıkçası iş konusunda ciddi hedeflerim hiç olmadı. Hukuk ya da işletme düşünüyordum ve ata binebileceğim rahat bir okul olsun istiyordum. O zamanlar Gazi Üniversitesi’nin adı Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi’ydi. Devam mecburiyeti yok gibiydi. Ankara Atlıspor Kulübü’ne de yakındı. Dolayısıyla üniversite tercihimde etkisi oldu.

Bülent Bora, 1976’da üniversiteden sonra askerliğini, o zamanki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Atlı Merasim Bölüğü’nde yaptı (sağda) ve askerdeyken katıldığı uluslararası yarışmalarda Türkiye’yi temsil etti (üstte).

Koyu bir Fenerbahçeli olmanıza karşın lisanslı binicisi olarak Galatasaray’a birçok kupa kazandırdınız. Bu nasıl oldu? 

Alp Yalman’ın yönetici olduğu dönem, 1984’te, Galatasaray Kulübü’nde binicilik şubesi açıldı. Bizi de davet etti. O tarihte meşhur biniciler Kemal Öncü, Tunç Çapa gibi isimlerle birlikte Galatasaray’ın lisanslı sporcusu oldum. O vakitler sezon açılışında Ali Sami Yen Stadı’nda bütün branşlarla resmi geçit yapılırdı. Biz de 4 binici atlarımızla beraber 30 bin kişinin olduğu o tribünlerin önünde tur attık. Tarihi bir olaydı. Alp Bey atçılığa karşı çok ilgiliydi, kendisi de binerdi. Galatasaray Başkanlığı’nı bıraktıktan sonra kulübün sporumuza pek ilgisi kalmadı. Hatta onun atına ben biniyordum ve o atla Balkan Şampiyonu oldum. Epey kupa kazandırdık. Bir tane de Türkiye Şampiyonluğu var. O dönem Fenerbahçe’nin binicilik şubesi yoktu, hâlâ yok. Mustafa Koç da Galatasaray’ın lisanslı binicisiydi. Çok sevdiğimiz bir dostumuzdu. Gani gani rahmet eylesin.

‘BINAKTIĞMDA AXA OYAK SİGORTA BİRİNCİYDİ’

OYAK Sigorta’ya başladığınızda sektöre dair ne biliyordunuz?  

Sigortacılık konusunda fazla bilgim yoktu, ama OYAK Sigorta’da teknik müdür olarak işe başladım. O zamanlar şirket çok küçüktü. Çok küçük bir portföyü olan OYAK ve iştiraklerinin sigortalarını yapan bir kurumdu. Bizden sonra büyümeye başladı. Acentesi yok gibiydi. En fazla 10 taneydi. Acenteleşmek gibi bir derdi de yoktu. Hepsi bizim dönemimizde başladı. Acente sayısı arttı; şirket gelişti, büyüdü. O tarihlerde belki 30’uncu sıradaydı. Ama bıraktığımda Axa OYAK birinciliğe yükselmişti. 

Sektöre ilk girdiğiniz dönemde sigorta bilinci nasıldı? 

O tarihlerde daha çok subaylarla ilişki halindeydik. Onlar sigorta bilincine sahipti. Arabalarını sigortalıyorlardı. Ayrıca kaza oranı son derece düşük bir kitleydi. Acentelerimiz çoğaldıkça ülkede sigorta bilincinin olmadığını, yaratılması gerektiğini fark ettik. Bir takım reklam kampanyaları yaptık. Hatta kedili bir kampanyamız vardı. Şöyle bir kavanozun içinde bir balık, yanında oturan bir kedi. 

Dillere pelesenk olan “İş işten geçmeden” şarkısının yer aldığı bir reklam filminiz vardı. Dönemine göre iyi bir reklamdı.

Yani kedi balığı yemeden… Müziği çok güzeldi. O reklam filmi çok tuttu. OYAK Sigorta’nın yükseliş döneminin başlangıcıydı. Şirketin tanınırlığı, bilinirliği üzerine çok büyük katkısı oldu. Bu sayede yeni acenteler bulmaya başladık. Büyümenin başlangıcı böyle oldu. 

‘ACENTElEŞME, HIZLI HASAR ÖDEMESİ, OTO SİGORTALARI’

Bu büyümeyi nelere bağlıyorsunuz?

Sigortanın faydasının anlaşıldığı tek nokta hasar ödemesidir. Biz, o tarihte gelen hasarları hızlı ve tam ödedik. Müşterilerimizi tatmin ettik. Bir de otomobil sigortaları konusunda avantajımız vardı. OYAK Renault da OYAK Grubu’nun bir iştirakiydi. Ben Renault’un bayilerine acentelik verdim. Başlangıçta istemediler. Bir iki tane girişimci bayi ile acenteliğe başladık. Güzel para kazanmaya başlayınca diğer bayiler hemen sıraya girdi. Hemen hemen tüm Renault bayilerini acente haline getirdik. Bu yetmedi; TOFAŞ gibi diğer markaların bayilerini de OYAK Sigorta’nın acentesi haline getirdik. Bayileri acente yapma fikri ilk bizim aklımıza geldi. Sonunda otomobil sigortalarında birinci şirket olduk. Hasarları da zamanında ödeyince bunlar birbirini tetikledi. Bir kar topu gibi büyüdü. Yükselişin kaynağı otomobil sigortaları, hızlı hasar ödemesi ve bayilere acentelik verilmesidir. Anlaşmalı servis hizmetini de ilk başlatan biz olduk. Oluşan hasarlar bayilerin kendi servislerinde tamir edildi. Oradan ek bir gelir elde eden bayiler sigortaya daha fazla önem vermeye, her sattıkları otomobili sigortalamaya başladılar. “Araba satmaktan daha çok sigorta satmaktan para kazandım” diyen bayi sahipleri var. 

“2004 yılında çıkan kanunda tarım sigortaları havuzunun kurulması öngörüldü ve bu görev TSB’ye verildi. O sırada ben de Axa OYAK’tan ayrılmıştım. Birlik havuzun kurulması için beni davet etti. Ben de ‘Olur’ dedim, başladım. 8 buçuk senem orada geçti. Çiftçilerimiz risklerinin önemli bir kısmını artık TARSİM kanalıyla sigorta yaptırmak suretiyle karşılayabiliyor. Bu sayede devlet, tarım sigortası kapsamına giren olaylarda çiftçilerin hasarını ödemiyor. Bu yükü kamunun üstünden aldık.”

Türk sigortacılığının en büyük olaylarından biri de Axa ile OYAK’ın birleşmesiydi. Süreci anlatabilir misiniz? 

OYAK Sigorta’dan ayrılmadan yaklaşık 5 sene önce Axa’yı Türkiye’ye getirmiştik. Bizim elementer şirkete önce %10, ardından %50 ortak oldular. Beraber bir hayat sigortası şirketi kurduk. Bu şirketin kuruluşunu ben yaptım. Daha sonra Axa, yurtdışında yaptığı bir satın almayla Türkiye’deki Nordstern İmtaş Sigorta’nın sahibi oldu ve OYAK’a şunu teklif etti: “Nordstern İmtaş Sigorta’yı OYAK ile konsolide edelim.” “Tamam” dedik. “Bir holding kurulsun” fikrini ortaya attım. Axa OYAK Holding’i kurduk. Her kurum sahip olduğu hisseleri holdinge devretti. Böylelikle holding altında 4 tane şirket oldu: Nordstern İmtaş, Axa Sigorta, OYAK Hayat ve Nordstern İmtaş Hayat. Ardından bu şirketleri birleştirme sürecini başlattık. Hayat şirketlerini kendi arasında, hayat dışı şirketlerini kendi arasında bir iki yıllık süreçte birleştirdik. Başarılı bir süreç oldu. Belki de sektördeki ilk kapsamlı birleşmedir. Hatta o sıralarda beni birleşmeler konusunda konferanslara çağırıyorlardı. Bir ilave daha. İnan Sigorta diye bir şirketimiz daha vardı. Bu şirkette Güneş Sigorta’nın, Başak Sigorta’nın, Şeker Sigorta’nın, Güven Sigorta’nın ve Nordstern İmtaş’ın da hisseleri vardı. İmtaş’ın satın alınmasıyla birlikte hisseleri de bize geçmiş oldu. Bu şirketin durumu fazla iyi değildi. Batmasını istemedik. Diğer ortak şirketlerin genel müdürleri ile konuştum, pazarlık ettim. Onların hisselerini satın aldım. Sonra onu da Axa OYAK Sigorta’nın bünyesine kattık. Sosyal ve insani yönden övünerek söyleyebilirim: Hiçbir personelimi işten çıkarmadım. Amaç büyümekti ve bu da personel ihtiyacı var demekti. Onda da başarılı olduk. 

Axa OYAK Hayat ve Axa OYAK Sigorta olarak iki şirket olarak devam ettik. Benden sonra Axa, holdingdeki diğer hisseleri de satın aldı ve OYAK adı kalktı. 

Peki önümüzdeki dönemde yeni birleşmeler bekliyor musunuz?

Bu kısa ve orta vadede beklemiyorum. ABD’yle ilişkiler gerginleşti. Bu da mutlaka yurtdışı yatırımcılarını etkiliyordur. ABD tarafından uluslararası ahlaka, hukuka hiç uygun olmayan bir davranışla karşı karşıyayız. Umarım ABD yanlışını görür ve Türkiye’nin de ekonomisi biraz olsun canlanır. Mevcut birleşmeler dışında kısa vadede başka bir birleşme ihtimali görmüyorum. 

Fatura Güvence Sigortası çok ilginç bir ürün. Bu çerçevede Koru Sigorta’nın hedeflerini anlatabilir misiniz?

Bu ürün, dayanıklı tüketim malları satın alan kişilerin fatura tutarı kadar borcunu sigortalıyor. Yalnız bu sigortayı gözü kapalı yapmıyoruz. Alan kişinin kredibilitesinin ölçülmesi gerekiyor. Yani herkesi sigortalamıyoruz. Bizimle beraber çalışan bir kredi değerlendirme kuruluşu var. SkorVeri ismindeki bu şirket Türkiye’de tektir. 150 yerden sorgulama becerisine sahip. Sonuçta çok sağlıklı bir kredi derecelendirme yapıyoruz. Bu ürün aynı zamanda, alacak ve kefalet sigortaları için önemli bir adım. Alacak sigortası ruhsatına da başvurduk. Bu konuda da ihtisaslaşmayı öngörüyoruz. Alacak sigortasında derecelendirme sistemi kurulacak. Koru Sigorta olarak Hazine Müsteşarlığı’na gerekli desteği vereceğimizi, tecrübemizi aktarcağımızı bildirdik. Belki bir KOBİ’nin bilançosu bozuk olabilir ama KOBİ’nin sahibi son derece sağlam bir insandır. Dolayısıyla bizim kredi derecelendirme sistemimizle KOBİ’lerin alacaklarını sigortalamamız daha kolay olacak.

Birçok insan ata binmenin hayalini kurmuştur. Binicilik pahalı bir spor mu?

Ata binmek pahalı bir spor değil, ama bu sporda yarışmacı olmak pahalı. Çünkü satın alacağınız at kazanacak seviyede olmalı. O da ciddi paralar gerektiriyor. Okuldaki başarısı için çocuğa verilen özel ders ücretlerine göre ata binme ücretleri dörtte bir oranında daha ucuz. Ata binmek çocuğa özel derslerin kazandırdığı kadar önemli beceriler kazandırıyor. Üstelik Türkiye Jokey Kulübü’nün hipodromlarında çocukları bedava ata bindiriyorlar. O çocuğun bir atla tanışması, ata binmesi, o keyfi hissetmesi derslerden daha önemli. Empati kurmayı, liderliği öğrenir. 

Binicilikte 56 yıl sonra, 2016 Rio Olimpiyatları’nda temsil edildik. Bu başarının devamı gelecek mi?

Sürdürülebilir olması şartlara bağlı. O seviyedeki yarışmaların birinci sporcusu at. Ne kadar iyi biniciniz olursa olsun; iyi bir atınız yoksa olimpiyatların kapısından içeri girmeniz mümkün değil. Olimpiyatlarda kısıtlı sayıda, 75 tane sporcu engel atlama branşına katılabiliyor. Bütün dünyada ilk 75’in içine girebilmek için bir seneye aşkın bir süre içinde puan toplanması gerekiyor. Onu geçen zamanda başarmıştık. Bir atımız, o 75 atın arasına girmişti. Ancak bu spor Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da son 30 yılda katlanarak büyüdü. Mutlaka at yetiştiriciliği yapmamız gerekiyor. Yoksa taşıma suyla değirmen döndürmek mümkün değil. 

Peki, Türkiye’de at yetiştiriciliği ne durumda?

Türkiye’de yarış atı yetiştiriliyor, ama spor atı yetiştirilmiyor. Safkan İngiliz atı yetiştiricisi özel sektörde çok var. Çünkü orada para dönüyor. Ama spor atı üretmedikçe, en popüler branşımız olan engel atlamanın dünyada bir yere gelmesi mümkün değil. Euronun nereye geldiğini görüyorsunuz. Fiyatlar uçmuş durumda. Bir olimpiyat atı, milyon eurolar mertebesinde.

Bülent Bora’nın 1970’li yıllarda milli sporcu olduğu dönemden kalma bir fotoğraf (solda). Bugünlerden bir fotoğraf (sağda).

O zaman at ithal ederek yarışmalara katılıyoruz.

Bizde 4 tane branş var: Engel atlama, at terbiyesi, atlı dayanıklılık ve arazi yarışmaları. Engel atlama branşında hemen hemen bütün atlar ithal. Çünkü Arap atı fiziksel olarak daha küçük bir at. Engeller yükseldikçe başarısız oluyor. Özellikle Avrupa’da yetiştirilmiş sıcak kan dedikleri ırklar ithal ediliyor. 

Türkiye’deki varlıklı kesimin bu spora bakış açısı nasıl?

Zengin kesimin ilgisi var ama onlar da cimri. Milyon eurolara at alabilecek kişiler var ama almıyorlar. Türkiye’de en fazla 200 bin euroya at alınıyor. Dünyada durum farklı; Bill Gates’in kızı bu sporu yapıyor, ABD takımına bile seçildi. Bruce Springsteen’in kızı da, Onassis’in torunu da, Steve Jobs’ın kızı da, İngiltere’de kraliyet ailesi de hep bu sporu yapıyor. Mesela 16 milyon dolara at alabiliyorlar. 

Özellikle kırsal kesimde atçılık nasıl devam ediyor?  

Kırsalda birçok insanın atı var. Geleneksel Sporlar Federasyonu kapsamında birçok ilde cirit ve rahvan yarışmaları yapılıyor. Bizim de atlı dayanıklılık branşımız var. Tam olarak ata sporumuz. Atın sağlığını koruyarak kısa zamanda uzun mesafe kat etme olayı. Hiçbir engel atlamıyorsunuz, engebeli veya tehlikeli bir araziden geçmiyorsunuz. Sadece düz ve uzun bir mesafede gidiyorsunuz. Bu branşta dünya şampiyonası bir günde 160 kilometre (km) üzerinden yapılıyor. Bir günde 160 km’yi tamamlıyorsunuz, ondan sonra atın 20 gün istirahat etmesi gerekiyor. Bizim atalarımız başarmış. Belki bir günde 160 km’den daha da fazla mesafe kat ederek Viyana’ya kadar ulaşmışlar. Sağ salim geriye de dönmüşler. Atalarımızda ‘know how’ (nasıl yapıldığı bilgisi) varmış ama biz maalesef onu tam olarak yaşatamamışız. Atlı dayanıklılık branşını yeniden canlandırıyoruz. Rahvancılarımızı veya ciritçilerimizi de bu spora yönlendirme gibi bir projemiz var. Bu branşı şimdilik 60, 80 ve 90 km’lik mesafelerde yapıyoruz. Henüz bu seviyedeyiz. Hem binicilerin hem de atların 100 km’nin üzerine çıkabilmesi için eğitim gerekiyor. Aksi takdirde can kayıpları olur.

Orta Asya’dan Anadolu’ya at üstünde gelmişiz. Nazım Hikmet şiirinde diyor ki “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.” İktidarın 2023 vizyonunda “Türkiye şahlanacak” yazıyor. Tarih, şiir ve siyasetimizde at var ama nasıl oldu da bu noktaya geldik? 

Köyden kente göç, şehirleşme ve makineleşme ile birlikte atı unutmuşuz. Batı böyle yapmamış. 500 yıllık atçılık okulları var. Gerçi bizde de Osmanlı’dan kalmış 3 tane hara var. Karacabey, Sultan Suyu ve Çifteler haraları. TİGEM, buralarda yarış atı, safkan Arap veya safkan İngiliz atı yetiştirip yarış sevenlere satıyor. Halbuki bizim geleneksel sporlarımızda daha farklı ırk atlar başarılı oluyor. Zamanında ordunun sipahi gücünün atları da buralarda yetiştirilmiş. Daha sonra Cumhuriyet yıllarında yarış atı da yetiştirilmiş. Daha sonra terk edilmiş. İnşallah yeniden başlatacağız. 

‘AB ATLARIMIZI YASAKLADI, SEBEBİ ADALARDAKİ ATLAR’ 

Büyük Ada’da atların kötü koşullarda bakılıyor olması hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Şu anda Türkiye’deki atların AB’ye girişi yasak. Bu yasağın sebebi de adalardaki atlar. Çünkü geçen ekim ayında atlarda ruam hastalığı tespit ediliyor. Birçok at itlaf ediliyor. Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’ne bildirilmesi gereken bir hastalık. Tarım Bakanlığı maalesef geç bildiriyor. Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nün bir numaraya koyduğu, çok tehlikeli bir hastalık. İyi bakılmayan atlarda görülebiliyor. İnsana bulaşabiliyor. Atlar için ölümcül. Bu sırada adalardaki hayvanlarla ilgili hayvan severlerin mücadelesi var. Gazeteciler de itlaf olayını haberleştiriyor. Haliyle, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü bunu öğreniyor ve bizim Tarım Bakanlığı’na soruyor. Bakanlık da iki ay sonra “Biz ekim ayında bu hastalığı tespit ettik. Hasta atları itlaf ettik, hastalığı sonlandırdık” gibi bir cevap gönderiyor. Anında bilgilendirilme yapılması gerekirken iki ay sonra hastalığın bildirilmesi tabii ki güveni sıfıra indiriyor. Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’nden olayı öğrenen AB hemen yasağı koyuyor: “Türkiye’den tek tırnaklı hayvan girişine müsaade etmeyiz!” Altı ay süreyle yasak koydular. Biz de Uluslararası Binicilik Federasyonu kanalıyla “Yarış atlarımızın tarihinde böyle bir olay yok. Ruam hastalığının 50 yıllık geçmişe baktığınızda da Türkiye’de üç defa gözükmüş. Üçü de fayton ile doğa ve köydeki atta gözüküyor. Bizim yarış atları böyle bir hastalığa hiç yakalanmamış. Dolayısıyla “Spor atlarımızın çıkışına izin verin” dedik. Uluslararası federasyon da bu konuda bizi çok destekledi. Ekim ayında yasak kalkacak diye bir haber geldi. Şu anda Türkiye’den Avrupa’ya at çıkamıyor. O yüzden uluslararası yarışmalara gidemiyoruz. Birkaç sporcumuz yurt dışında yaşıyor. Onların orada atları var. Balkan Şampiyonası olacak. Yurt dışındaki atlarımızla şampiyonaya katılmaya çalışacağız. 

BALKANLARDA 14 SENE SONRA MİLLİ TAKIMI ŞAMPİYON YAPTIK

“Hem genç bir biniciyken hem Federasyon Başkanı olarak Balkan Şampiyonluğu’nu tattım. Bulgaristan’da düzenlenen son Balkan Binicilik Şampiyonası’nda şampiyon olduk. Maslak’ta İstanbul Atlı Spor Kulübünde yapılan 1985 Balkan Şampiyonası’nda da benim de dahil olduğum takımla şampiyon olmuştuk. Türkiye 14 yıldır şampiyon olamıyordu. Takımda, benden önceki Federasyon Başkanı rahmetli Tunç Çapa da vardı.” 

‘SEKTÖR HER ZAMAN ACENTEYE MUHTAÇ’

“Sigortacılıkta acenteye ihtiyaç var. Çünkü sigorta gelecekte oluşacak riskler için önceden yapılmış bir sözleşme ve bunun sigortalıya izah edilmesi, açıklanması lazım. Müşterinin ne aldığını bilmesi gerekiyor. Bunu da ancak yüz yüze satışta yapabilirsiniz. Bu sebeple acente çok önemli. Burada dijital platformları dışlamıyorum ama sektör her zaman acenteye muhtaç. Acente kanalı asıl satış kanalı olmaya devam edecek. Ta ki tüm insanlar sigortanın ne olduğunu bilip de internetten de alışverişi benimseyene kadar. Bu da kaç yıl sürer bilmiyorum.”

TÜRKİYE BİNİCİLİK FEDERASYONU’NUN PROJELERİ

* Türk Spor Atı yetiştirilmesi projemiz var. Bunu Spor Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı ile müştereken hayata geçirmeye çalışıyoruz. Belki ilk meyvelerini 10 sene sonra verecek. Atlar yurt dışında başarılı oldukça Türkiye’ye at satın almaya gelecekler. Türkiye için yeni bir ihracat alanı yaratacağız. 

* Pony (küçük at) atçılığını hayata geçirdik. Son olimpiyat şampiyonu Fransa’nın pony sistemi, dünyanın en gelişmiş sistemi. Fransız Federasyonu ile işbirliği yaptık, bu sistemi Türkiye’de uygulayacağız. Bu sayede çocuklar üç yaşında at binmeye başlayabilecekler. 

* Federasyon olarak spor atlarımızın her türlü ölüme karşı hayat sigortasının yapılabilmesini olanaklı hale getirdik ve camianın büyük bir ihtiyacı karşılanmış oldu. 

* Kulüplerin altyapı ihtiyacının karşılanması, sporcu, antrenör, veteriner, nalbant ve sporun tüm paydaşlarının eğitimlerine çok önem veriyoruz ve öncelik ediyoruz.

 

Oğul Doğa Gökşin
ogul@sigortacigazetesi.com.tr 

12 Eylül 2018

İlgili Haberler

Yazarlar