Faruk Ömrüuzak

Canım incir istedi

Bu yıl tatil istediğimiz gibi geçmedi. Birçok olumsuzluk yaşadık. Hatırlayacaksınız, Allah beterinden korusun deyip; ‘Umarım bu kez Poseidon bize sadece denizci yüzünü gösterir’ temennisiyle yolumuzu tekrar Bodrum’a çevirmiştik.

Bizi Bodrum’a çeken ne diye kendi kendime soruyorum. Sadece deniz mi, yoksa yılların yorgunluğu mu? Cevabını ararken yine yardımıma bir Bodrumlu dostum yetişti: Halikarnas Balıkçısı.

Balıkçı, Büyük Türk denizcisi Turgut Reis’in hayatını kaleme aldığı romanında bu konuyu ele almış.

Biliyorsunuz Turgut Reis Bodrumlu. Doğduğu yere daha sonra kendi ismi verilmiş: Turgut Reis. Eski adı Sıralovaz.

Turgut Reis daha çocuk yaşta denize meyledince, onu denizden uzak tutmaya çalışan babasının arkadaşı Çoban Murat; ‘Böyle şeylerle ne uğraşıp durursun a evlat? Sen baba zanaatına dört elle sarıl. Deniz işleri boş şeylerdir. Yel üfürür, su götürür. Koyunlar kelebeğe uğrayınca ne çeşit ilaç kullanacağını öğren. Bak ben sana şeytana uyup da denize açılan çobanın başına gelenleri anlatayım da aklın başına gelsin’ deyip ona şu hikayeyi anlatmış;

Balıkçının romanından ve çobanın ağzından aynen aktarıyorum.Hikaye şöyle: “Bir varmış, bir yokmuş. Bu bizim Sıralovaz’da bin koyunu olan hal ve vakti yerinde bir çoban varmış. Nahacık şurada şuracıkta duruyor ve denizi seyrediyormuş. Bir gün gelin gibi bir gemi, Çatal adaları arasından dolu dizgin geçmiş, onu gören çoban içinden ‘Çobanlık sanki iş mi? Koyunu, keçiyi satıp savıp bir gemi almalı; hem sağa sola mal taşıyıp para kazanmalı, hem de denizin üzerinde gel keyfim gel gezip tozmalı. Şu geminin kıyaklığına bakındı bir!’ diye düşünmüş ve koyunları satınca bir gemi almış, birkaç da tayfa bulmuş… Gökova’dan incir yüklemişler, Mısır’a götüreceklermiş. Rodos Şövalyeleri tarafından yakalanıp soyulmamak için Anadolu kıyısını sığaya sığaya, su almak üzere Marmaris’e uğramışlar… Bahriyeli tayfa çobanın haberi olmadan incirleri Marmaris’te satmışlarmış. Oradan ayrılıp da denize açılınca gece olmuş… Çoban kıçaltındaki kamarasına inip yatmış.

İşte o zaman tayfa geminin güvertesinin sağından soluna hep birden koşarak, gemiyi sallamaya ve denizden çektikleri kovalar dolusu suları güverteye ve kıçaltına dökmeye koyulmuşlar. Aynı zamanda ‘Fırtına var! Batıyoruz’ diye avaz avaz haykırmaya başlamışlar.

Korkan çoban kamarasından ‘Aman kurtulmak için ne yapmalı?’ diye sorar dururmuş. Onlar da ‘Malları denize atarak canlarımızı kurtarmalı’ demişler. Adamcağız da ‘Atınız öyle ise incirleri’ diye bağırmış. Onlar da incirleri denize atıyorlarmış gibi gürültüler etmişler.

Çoban deniz ticaretinden çok zarar edeceğini anlamış. Gemiyi satmış, eskisi kadar büyük olmamakla birlikte bir koyun sürüsü satın almış, onları gene burada otlatırken, gene masmavi denizlerin üzerinden kıyak bir gemi geçmiş. Çobanın gönlünde gene deniz özlemi depreşmiş. Denize dönerek ona yumruğunu sıkmış ve ‘Gene canın incir istedi galiba’ diye haykırmış.”

Çoban sözünün burasında Turgutca’ya dönerek: ‘Bak evlat sana gene söyleyeyim. Atadan babadan kalan sanatı bırakan onmaz, donar. Bizim gibi yoksul çobanlara leventlik ne gerek’ demiş.

Hikaye de burada bitmiş. Sanırım çobanın bu anlayışı denizci bir ulus olamayışımızın temelini oluşturuyor. Buna rağmen küçük Turgutca büyümüş az sayıdaki denizcilerimizden biri olarak Turgut Reis olmuş, tarihe geçmiş.

Evet deniz âşığı çobanın deniz hikayesi böyle.

Gelelim bizim hikayemize. Bizi Bodrum’a çeken ne. Niye canımız incir istiyor? Cevap basit. Birincisi denize olan tutkumuz. İkincisi ise yılların yorgunluğu. Bir de mecazi anlamı var. Bodrum yarımadasında bulunduğumuz yer: Karaincir.

Nasıl canımız incir çekmesin… Geldik incirimizi yedik, döndük bile.


fomruuzak@yahoo.co.uk

 

3 Ekim 2017

İlgili Haberler

Yazarlar