Ali Erül

“Efendi Misafir”

Pazar günü bir aile buluşmamız vardı. Hava tahmininde yağmur göründüğü için büyükçe açık sahası da olan bir tesisin kapalı mekanında yer ayırttık hafta başında. Ama hava tahmini boşa çıktı ve hızlı bir kahvaltıdan sonra saatlerce mekanın bahçesine yayıldık. Bizler açık havada ağaçların altında sohbet ederken küçük yeğenler de oyun oynadılar çevrede. O gün bir ara 23-24 derecelere ulaşmıştı hava sıcaklığı.

Gün bitti, hepimiz evlerimize döndük. Ertesi sabah 8:00 gibi evden çıkarken araçtaki dış ısı göstergesi 6 dereceyi gösteriyordu. Yani bir önceki günün azami ısısına göre 16 derecelik bir düşüş vardı o sırada! O gün, yani Pazartesi günü hep soğuk gitti hava ama akşam saatlerine doğru hafif kırıldı.

Salı ise ne sıcak, ne soğuk, tipik bir ilkbahar havası vardı. Sabah 9-10 dereceler ile başlayan ısı öğlen saatlerinde 15-16’ları buldu, güneş hep yüzünü gösterdi ve gece de çok soğumadı hava.

Üç günde üç mevsim yaşamış gibi oldum kısacası. Pazar günü ılık bir yaz günü, Pazartesi günü kar öncesi soğuğu ve yağışı ile tipik bir kış günü, ve Salı günü ise olması gereken bir bahar başlangıcı havası.

Pazar günü gömlek ya da t-shirt ile, Pazartesi günü kalın palto, Salı günü mevsimlik bir mont ya da pardösü.

Bu iklim değişikliği konusu sadece belli çevrelerin ilgisini çekiyor gibi ama iyiden iyiye günlük yaşamları etkilemeye başlamış durumda.

Bir haber okudum. Boğaziçi Üniversitesi’nden bir akademisyen çok yakın bir gelecekte Türkiye’nin güney yarısının çöl iklimine sahip olacağını, İstanbul’da bile 40-45 derece sıcaklıkların normalleşeceğini, kışın kayak yapmak isteyenler için tek seçeneğin Türkiye’nin en doğusu olacağını söylüyordu o haberde.

Tabii bu uyarılara “Ben olmayacağım ki o zaman”, veya “Buna da alışırız, yaşam koşullarımızı, giyinmemizi, beslenmemizi, çalışmamızı bu değişen hava koşullarına ayarlarız” filan diye bir savunma getirilebilir. Ama unutulmaması gereken çok önemli konu şu; bu sadece basit bireysel önlemlerle geçiştirilecek bir konu değil.

Aynı haberde şöyle bir detay vardı. O akademisyen diyordu ki “Siz şimdi hangi yatırımcıyı Türkiye’nin batısında bir kayak tesisi yapması için ikna edebilirsiniz, eğer 15-20 yıl sonra oralara artık hiç kar yağmayacaksa?”

İklim değiştikçe doğa değişiyor, coğrafya değişiyor, uygarlık değişiyor, ekonomi değişiyor, hatta ülkelerin sınırları değişiyor. Marketlerde satılan ürünler değişecek, piyasaya çıkacak araçlar değişecek, sigortacıların birim fiyatları değişecek, giyimde moda, gayrimenkul trendleri, sağlık politikaları, eğitim sistemi, çalışma saatleri bile değişecek.

Bu öyle bir konu ki geçiştirilecek gibi değil. Kalıcılık sadece askeri, stratejik, politik ya da ekonomik bir konu değil, iklimsel kalıcılık da en az diğerleri kadar önemli. Bundan 15-20 sene sonra mesela Akdeniz Arap Çölü kıvamında bir iklime sahip olursa o bölgede yaşayanlar zorunlu olarak nerelere göç edecek, gidecekleri yerlerde bu ilave nüfusu ağırlayabilecek alt ve üst yapı koşulları olacak mı, bu iklim göçleri nasıl toplumsal, ekonomik, idari yükler getirecek gibi konuların bugünden düşünülüp önlemler alınması ve seçenekli senaryolar üretilmesi gerekli. Hatta sürmekte olan veya yakın zamanda başlayacak tüm projelerde de bu olası gelişmelerin dikkate alınması şart.

Sadece bu ülkede de değil; nüfusun, üretim ve tüketimin yoğun olduğu tüm ülkelerde de en önemli sorun doğaya verilen önemin derecesi ve bunun sonucunda yaşanacak olan gelişmeler. Doğa bir şekilde hep var ve hep var olacak, uyum sağlaması gereken, ona saygı duyması gereken ve efendi bir misafir gibi yaşaması gereken bizleriz. Hem bireysel yaşamlarımızda, hem kurumsal ve kamusal kararlarda bu gerçeğin hep göz önünde tutulup atılan her adımın buna göre atılması lazım. Aksi takdirde evden kovulacağız ve en iyi olasılıkla evin karanlık, rutubetli ve konforsuz bodrumunda yaşamak zorunda kalacağız, biz belki, çocuklarımız büyük olasılıkla, torunlarımız kesinlikle.

Görüşmek üzere.


ALİ ERÜL
alierul@gmail.com

2 Nisan 2018

İlgili Haberler

Yazarlar