Ali Erül

“Fena değil”

GEÇENLERDE öğle üzeri bir toplantı için popüler bir restorana gittim. Bir saat kadar ciddi konular konuşulduktan sonra verilen nefeslenme arasında rezervasyonlara da bakan işletme müdürünün yanına gittim ve sordum: “İşler nasıl?”“Fena değil”dedi. “Esnaf ağzı ile mi fena değil yoksa gerçekten mi; mesela dün akşam geri çevirmek zorunda kaldığınız rezervasyon oldu mu?”diye sordum detaya da girerek. Mahcup bir şekilde “Evet, dün akşam kabul edemediğimiz talepler oldu”dedi. Rastlantı bu ya tam o anda telefonu çaldı ve o akşam için gelen bir başka talebi de aynı gerekçe ile reddetti müdür:“Kusura bakmayın, bu akşam bahçedeki tüm yerlerimiz dolu”…

Evet gerçekten bir sıkıntı var ekonomide, toplumda, insanlarda. Çok göz önündeki yerler bomboş, ünlü caddelerde sıra sıra kiralık ilanları, siftah yapamadan dükkan kapatan esnaf filan günümüzün gerçekleri.

Ama öte yandan seyrek de olsa bu yaşadığım benzeri örnekler de var.

Yıllar önce kriz kelimesinin etimolojik olarak fırsat anlamına geldiği üzerine bir şeyler karalamıştım ama tam bu da değil söylemek istediğim aslında. Kriz olur ya da olmaz ama işini doğru yapıyorsan, bulunduğun yer & zaman doğru ise, sunduğun ürün ve hizmetler açık ve samimi ise müşteri de seni buluyor ve işini devam ettirebiliyorsun bir şekilde.

Bu “fena değil”ifadesi aslında çok anlamlı. Kötü olan bir şey seslendirilmesin, anlaşılmasın, panik çıkmasın, kurcalanmasın diye söyleniyor bir kere. Ya da durum aslında hiç kötü değilken rakipler senin işinin iyi gittiğini anlayıp sana ve müşterilerine saldırmasınlar diye de kullanılıyor. Ya da belki sadece “nazar değmesin”diye.

Kimse borsa kahini, kur dehası, faiz üstadı, dış ilişkiler veya siyaset uzmanı olmak zorunda değil. Kaldı ki bunların bir kısmını ya da hepsini barındıran kurumların bile bütçeleri şaşıyor. Öte yandan iş tanımında kâr olduğu kadar zarar da var, büyüme olduğu kadar küçülme de, fırsat olduğu kadar risk de.

Tüm şirketler başarılı olur, tüm işletmeler kalıcıdır filan demiyorum tabii ama piyasada yaşanan sıkıntının ne kadarı öngörülebilir, bütçelenebilir; ne kadarı da gerçekten beklenmeyen, hiç düşünülemeyecek, katastrofik gelişmeler diye düşünmek gerekmez mi?

Tabii bazı işler iyi gidecek, diğerleri kötü; bazı sektörler daha hızlı gelişecek, diğerleri daha yavaş. Ya da belli dönemlerde tümden büyüyüp, başka dönemlerde tümden küçülecek hepsi. Ama hesap kitabın da bir sınırı var, her riskin bir olasılığı, her gelişmenin tahmin edilebilir bir yansıması olduğu gibi.

Hatta sadece kendi işini, iş yapış şeklini, genel sosyoekonomik ortamı filan da değil, müşterilerinin ekonomisini de düşünüp öngörüler yapmak zorundasın.

Dört dörtlük bir organizasyon, muhteşem çalışanlar, inanılmaz cazip ürün ve hizmetler…Ama çoğunlukla belirli bir müşteri segmentine ya da belli bir sektöre iş yapıyorsun. Ya da çok farklı segment ve sektörlerdesin ama işinin çok büyük bir kısmı tek müşteriden geliyor.

Moda olan işler / sektörler, teşvik veriliyor diye bir anda girişilen işler, bir başkası iyi iş yapıyor ben de yaparım diye balıklama atlanan ve aslında bihaber olunan işler, kamuya dayalı işler filan. Bir anda tam tersine dönebiliyor ortam. O iyi günde her şeyi pespembe gösteren tek müşterin sıkıntıya girince maaşlarını bile ödeyemez hale geliyorsun. Dünün altın yumurtlayan tavuğu o sektör bir anda en istenmeyen sektör oluyor.

Örnekleri çoğaltmak olası tabii. Ama sanıyorum önemli olan ne yaptığın kadar nerede ve ne şekilde yaptığın ve müşterilerine yaşattığın deneyim, bıraktığın izlenim.

İşler iyi ya da kötü gidebilir ama bunu değerlendirirken başkalarından önce kendimize dürüst olmalıyız. Durumu olabildiğince tarafsız ve gerçekçi değerlendirip eğer yolunda gitmeyen bir şeyler varsa ne yapabiliriz, nasıl başarabiliriz diye düşünmeliyiz; yoksa “fena değil”in ötesine geçmek olası değil.

Görüşmek üzere.

2 Ekim 2018

İlgili Haberler

Yazarlar