Timuçin Alpay

Hüzünlü bir masal kentidir İstanbul…

“BU şehr-i Sıtanbul ki bi-misl-ü behadır,

Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.” demiş şair Nedim.

Pierre Gyllius ise 1500’lü yıllarda “Dünyadaki bütün şehirler yok olabilir fakat Constantinapol-İstanbul gönüllerde yaşamaya devam eder.” demiş.

Bu Şehri İstanbul ki iki kıtada kurulu tek kenttir… Kentlerin efendisi, dünya ülkelerinin başkentidir. İlk Metropolüdür…Roma’dır, Bizans’tır, Osmanlı’dır, fetihtir, kurtuluştur, Cumhuriyettir, Mustafa Kemal’dir… Ve tam da bu yüzden bir sengine Acem mülkü feda edilen masalsı bir kenttir…

İşte o İstanbul ki, efsunludur her semti, sihirlidir her mahallesi, göz alıcıdır, kimine göre ise altındır her taşı. Yüzyılları aşıp geçersiniz uzun bir zaman tünelinden fizik kanunlarına inat… Ve birdenbire kendinizi mabetlerin mabedi Ayasofya’nın yıpranmış, aşınmış mermerleri üzerinde bulursunuz… Gerçekle hayalin kesiştiği iki dünyayı birleştiren gizemli ahşap dev kapı sizi çeker sonsuz sırlarının içine…

Uzaktan bir karaltı görürsünüz görkemli iyon sütunlarının dibinde… Uzun boylu iki Bizanslı talimatlar vermektedir sağa sola koşuşturan ustalara… Kim mi onlar? Tabii ki tarihin en büyük mimarlarından Isidoros ve Artemios’dur onlar…

O zaman ver elini tarihi yarımada… Yarım asrı çoktan geçmiş Sultanahmet Meydanı’na ilk gelişimden bu yana… Süzülüp giden vapurda bulursunuz kendinize seyrangah bir koltuk… Karşınızda Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı, Süleymaniye ışıltılı bir küreden el sallar size biz buradayız, biz İstanbul’uz diye… Vapura eşlik eden dalgaların fışırtılarını duyarsınız daldığınız hülyalar arasından…

Bir yanda Beyazıt Kulesi mücevher broş gibi sisler arasından süzülürken diğer yanda İstanbul’u kanatları altına alan Galata Kulesi dikilir karşınıza… Cenevizli denizciler Venedik’e kalkan gemilere İpek Yolu’ndan gelen malları yükleme telaşındalar… Nereye bakarsanız bakın eski İstanbul sizi kucaklıyor.

Arkanızda Selimiye, Üsküdar, Kız Kulesi, Çiçekçi’nin unutulmaz panoraması. Salacak, minik minik yeşil alanlar, yenilenmiş ahşap konaklar… Zamanın sonsuz nehri taşır sizi Boğaz’ın mavi sularında… Ah bir de şu mavi gökyüzünü kapayan yüksek beton bloklar olmasa…

Bloklar dedim de hızla betonlaşan Tophane sahilinde yıkmaktadır canavar ağızlı sarı makineler eski limanı… Beton ve camdan dev binaları dikmek için vurulan her kepçe tarihimizi, yaşanmış tüm anılarımızı tuzla buz ediyor gibi…

Vapur Sirkeci’ye doğru burnunu döndüğünde Orhan Veli üstadın Gemlik için dediği gibi birdenbire karşınızda Haliç’i görürsünüz… Haliç dediğime bakmayın onlarca efsanenin sahibi kadim bir semttir…

Derler ki, tanrılar tanrısı Zeus karısı Hera’nın korkusundan sevgilisi Io’yu ineğe çevirince kıskanç Hera, Io’nun peşine bir at sineği musallat eder… Zavallı inek Io dünya üzerinde çılgınca koşup dururken can havli ve bir boynuz darbesi ile Boğaz’ın batı yakasını yarar ve Haliç’i yani Bosphorus’u yani altın boynuzu yani Golden Horn’u yaratır… İyi ki de yaratır…

Siz vapurdan inerken Haliç’in gözde kenti Balat’ın Türk ahalisi, Rumlar, Ermeniler, İspanyol Yahudileri çoktan dükkanlarını açmış göz alıcı mallarını tezgahlarına koymuşlar… Şu an kaybolan bir şehrin sihirli arka bahçesi gibidir Balat.

Efsanelerin hangisini seçsem diye düşünürken gönlünüz sizi Ayasofya’ya Sultan Ahmet Meydanı’na doğru götürür… Balat’ı aklınızın bir köşesine yazar tramvaya atarsınız kendinizi… Artık başka bir dünya, başka bir kent bekliyordur sizi…

Ne demiş Kavafis usta “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın… Bu şehir arkandan gelecektir.” Kavafis ustaya hak verip bir yerlere gitmiyorum hüzünlü bir kent gelmesin diye arkamdan…


timucinalpay@gmail.com

3 Ekim 2017

İlgili Haberler

Yazarlar