Mehmet Muratoğlu

İletişim diyoruz, ama önce konuşabilmeliyiz!..

İKİ insan, anlaşabilmenin temelini konuşma üzerine kurguladıklarında, kullanacakları becerileri tarif etmek çok kolay. En basit anlatımıyla, iyi bir dinleme ve söz söyleme becerisi kişilerin anlaşabilmesi için temelde yeterli olmaktadır. Burada iletişim üzerine teknik terimlerle donatılmış edebi bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Ancak, son zamanlarda kafayı taktığım ve artık rahatsızlık boyutuna varan konuşma aksaklıkları o kadar göze çarpar bir duruma geldi ki bu konu üzerine değinmemek de olmaz diye düşündüm.

Kurumsallaşma anlayışında kurumlar, öncelikle kurumsal kültürünü oluşturmak ve kültürünün iç ve dış çevre şartlarında yarattığı etkiyi gözlemlemek durumundadırlar. Kurum kültürünün oluşmasındaki faktörleri tek tek sıralamak istemiyorum, çünkü bunların içinde önemsediğim en önemli konudan kopmamam gerektiğini düşünüyorum. Evet konumuz, konuşabilmek! Dikkat ederseniz mümkün olduğu kadar iletişim gibi çok amaçlı kullanabileceğimiz bir terimi özellikle kullanmaktan kaçınıyorum. Neden? Çünkü iletişimin gereklerinden birisi olan, konuşmayı ne kadar doğru yaptığımızla ve bunu yaygınlaştırdığımızla ilgili kuşkularım gittikçe artmaktadır.

Şu anda çalışmakta olduğum, danışmanlığını yaptığım şirketlerdeki çalışanlar, mentorluğunu yaptığım üst düzey yöneticiler dahil, hemen hemen herkes aynı rahatsızlığa tutulmuşcasına konuşmalarındaki üslup ve sözcük seçimleri, nasıl anlaşamayız diye yapılmaktadır. Konuşmanın temel amacı; bir insanın kendi duygularını, davranışlarını ya da tepkilerini karşısındaki kişilere aktarması değil midir? Evet çok doğru! Tamam da, o halde konuşma esnasında kullanılan yarı Türkçe, yarı İngilizce, ya da tamamı ne olduğunu anlayamadığımız farklı yabancı dillerden sözcükler, konuşmanın aralarına sıkıştırılmış kelimeler! Bunlar ne oluyor? Birbirlerine iş tarifi yaparken veya eleştiri getirirken, kişilere coşku kazandırmak, onları güdümlemek için farklı anlama gelen ve herkesçe farklı anlam yüklenerek kullanılan o güzelim yabancı kelimelere, deyimlere yazık değil mi? Normal şartlarda kendi dil yapıları içinde kullanıldığında kulağa hoş gelen telaffuzu (söyleyiş) ve akıcı konuşulduğunda yaratılan uyum, her dili kendi başına önemli kılan etkenlerden değil midir? Ama, maalesef bizim memlekette, herkes konuşma aralarına bir iki yabancı kelime sıkıştırma merakında. Şunu anlayabilirim! Küresel kurumlarda çalışıyorsunuzdur ve kurum içi konuşmanızda tercih edilen konuşma dili yabancı bir dildir siz de sürekli o dili konuşmak zorundasınızdır ve araya da birkaç tane Türkçe kelime kaçırıyorsunuz. Eh! Hadi bunu anlayabiliriz diyelim. Ancak, yabancı sözcük kullanma gereği bile olmayan bir ortamda, konuşmaları yabancı kelimelerle süsleme ve anlatım bozukluğu yaratma isteği nedendir? Belki de, ileride kişilik çatışmasına kadar uzanabilecek bir bozuk dil haritası yaratmanın çabası nedendir?c Farkına vardığımızda kullandığımız “Beni yanlış anladınız”veya “Ben onu demek istememiştim”hatta “Ne demek istediğinizi tam olarak anlayamadım”biçiminde örneklediğimiz konuşma kopuklukları, aynı zamanda yazışma yanlışlıkları çalışanların anlaşmasını engelleyen ciddi etkenler haline gelmiştir.

İşyerinde oluşturduğumuz ve herkesçe hızla kabul gören bu yarım yamalak konuşma düzeni, kendi içimizdeki takım olma ve anlaşabilme düzenini alt üst edecek bir rolü yerine getirecek gibi görünmektedir.

Bir an konuyu şöyle betimleyelim ve sonlandıralım! Düşünün, herhangi bir dünya kentinde marka haline gelmiş bir işyeri. Çalışanların hemen hemen tamamı kendi vatandaşları ve kendi aralarında konuşma dili kendi anadilleri. Ancak bir de bakıyoruz ki herkes kendi içindeki konuşmalarına bir-iki Tükçe kelime de sıkıştırıyor ve Türkçemiz vazgeçilmez bir dil oluvermiş. Ne güzel olurdu değil mi? Yoksa olmaz mıydı?

2 Mayıs 2018

İlgili Haberler

Yazarlar