Ali Erül

İzan(sız)

Bir sabah kalkmışsın ve işe gidiş yolun yemyeşil görünüyor haritada mesela. Bu rahatlık ile evden çıkarken karşılaştığın yan kapı komşun ile birkaç dakika laflamışsın. Yan yoldan ana caddeye çıkarken anında sana yol vermişler mesela. Kat ettiğin tüm yol boyunca ne camdan atılan bir izmarit, ne sağda solda sahipsiz hayvan, ne yol görüşünü engelleyecek şekilde park etmiş araçlar, ne de can güvenliğini tehlikeye sokacak şerit değiştirmeler filan görmemişsin nasıl olduysa.

İşyerine geldiğinde uygun yerlerden birine park ettiğinde park etmiş tüm araçların birbirlerine ve trafiğe olan saygısına hayranlık duymuşsun.

Gün boyunca karşılaştığın iş arkadaşların, konuştuğun müşteriler, işbirliği yaptığın kurumlar… Her biri son derece enerjik, yalın, samimi, yapıcı, olumlu ve çözüm odaklı görünmüşler ve davranmışlar sana.

Akşam dönüş yolu sabah gibi, sıfır sorun ve sıkıntı eve gelmişsin. Haberler güzel, masalar keyifli, uykular rahat…

Bu senaryo satmaz, reyting yerlerde olur, birinci bölümde yayından kalkar o dizi. Çünkü hayat bu değil. Hele bu ülkede hiç değil. Normal ve rahat olması gereken süreçleri bile sıkıntıya sokma alışkanlığımız var. Hele işler biraz çetrefilli oldu mu deliler, taşlar ve kuyular hemen ortaya çıkmakta her yerde.

Geçen gün bir yazışma grubunda tartışıldı; “sistem mi, yoksa denetim mi sorunun temeli?” diye. Açıkçası egemen bir görüş de çıkmadı o tartışmadan. Sistemlerin çoğu uygar dünyada ve benzer toplumlarda denenmiş sistemler ama önemli bir kısmı da işlevsiz ve mantıksız hala. Öte yandan denetim de eskiye göre çok gelişmiş durumda ama öyle hatalar ve yanlışlıklar yapılıyor ve öyle önemli şeyler gözden kaçıyor ki çıplak göz ya da ortalama zeka bile var olduğu iddia edilen denetim mekanizmalarının çok ilerisinde.

Ailemle yaşadığım yıllarda ne zaman üzücü ya da can sıkıcı bir olaydan bahsedilse ve konu bu olayın mağduruna gelse aile fertlerinden “yazık!”, “günah!” gibi nidalar yükselirdi. O yıllarda insanlarda vicdan, empati, sorumluluk hissetme, acıları paylaşma refleksi çok daha yukarılardaydı. Kaybettiğimiz ve yerine bir an önce koymamız gereken alışkanlık bu bence sistem & denetim tartışmalarından önce. Kapatılması unutulan bir 40’lık ampül durumu bile “günah” tepkisi ile karşılaşırdı ya da tabakta yemeden bırakılan bir lokma.

Kirlenen çevre, iş ve trafik kazaları, israf ve gereksiz tüketim, kaybolan beşeri ilişkiler, bu topraklara aitken yok olmaya yüz tutan gelenekler, anlamsız zaman ve emek kayıpları… Hepsi bir taraftan sistem ve denetim sorunu. Ama çok daha öncesinde beyin ve vicdan konuları. Beyinleri ve vicdanları etkinleştirmek gerek ivedilikle. Sistemleri kuranlar veya sonrasında denetimleri yapanlar da odadan çıkarken ampülleri kapatmayanlar ya da tabağına yiyebileceğinden fazla yemek alıp kalanı çöpe dökenler olduğu sürece sistem ve denetlenmesi konusunu tartışmak abesle iştigal büyük ölçüde.

Bir adım daha geriye gittiğimizde de temel sorunun okulda ve ailede alınan eğitim olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Topluma her katılan bireye hemen tüketimi ve rekabeti öğretmeden önce insan olmayı öğretmek gerek. İnsana saygıyı, topluma saygıyı, canlıya saygıyı, eşyaya saygıyı, çevreye ve evrene saygıyı öğretmek gerek. Ve bunların hepsini anlamayı, anlamaya çalışmayı tabii.

Yağmurlu bir günde su birikintileri ile dolmuş bir yolda kaldırımdaki yayayı önemsemeden o birikintileri içine hızla giren bir sürücünün ardından “İzansız!” diye bir tepki verilirdi. Düşüncesiz, anlayışsız insan anlamında. Ve o zamanlar çok ağır bir ifade idi bu. Bırakın o sürücünün kendisindeki etkisini, biz masum yaya ve izleyiciler bile “o sürücü bu sokaktan bir daha nasıl geçebilecek?” diye düşünür ve onun adına rahatsız olurduk. İzanımız gitti, vicdanımız küçüldü, utanmamız kalmadı.

Şimdi ıslatan sürücünün arkasından laf söylemeyi bırakın, gıkını bile çıkaramıyor, “en azından fazla ıslanmadım” diye avunuyor insanlar. Zaten genelde kaldırımları da yok artık, kalan birkaç tanesi de motosikletlere rezerve!

Görüşmek üzere.

31 Temmuz 2017

İlgili Haberler

Yazarlar