Timuçin Alpay

Mayıs ayı, Kandilli ve erguvanlar

MAYIS ayı demek 12 ayın baharla birlikte en güzel günlerinin yaşandığı, tüm insanların “yeniden yaşıyoruz” dediği günler… Hava da Orhan Veli’nin dediği gibi bizi yoldan çıkaracak kadar güzel olunca hakkını vermek üzere Boğaz’ın en güzel semtlerinden biri olan Kandilli’de bulduk kendimizi.
Mayıs ayında İstanbul’a, Boğaz’a, yalılara en çok yakışan erguvan ağaçları mor renkli çiçeklerini açmaya başlamış. Biz Boğaz’da bir tur attıktan sonra dünyanın en görkemli manzaralarından birine sahip olan Kandilli Adile Sultan Sarayı’na çıktık… Çıktık diyorum çünkü saray tepelerde ağaçlıklar içinde gizemli bir dünyada…
Boğaz’ın lacivert ile mavi arasında değişen suları, Bizans ve Osmanlı soylularının asil rengi olan erguvan rengi ile buluşup tüm dünya kentlerine nazire yaparcasına birbirlerine sarılmış gibi… Deniz de erguvan ağaçları da kendilerini beğenmekte haklılar. Çünkü, yok dünyada bu kadar güzelliği ahenk içinde taşıyan bir doğa parçası….
Sabancı Adile Sultan Sarayı’nın kaptan köşküne oturduğumuzda ilk aklıma gelen Melih Cevdet oldu… Şöyle diyordu üstat: “Aaa, yeşil erikler bayağı büyümüş. Domatesler de tatlanmıştır… Işık istiyorum, renk istiyorum, bu şehrin devinimini hep hissetmek istiyorum. Acaba kaç erguvan mevsimi daha var yaşayacağım? Amaaan boşver şimdi bunları. Hayat bir gün, o da bugün! Bak, iyi bak; yaşadığın bir kocaman gün.”
Biz de boş verip Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde Kandilli’yi nasıl tarif ettiğini dinliyoruz üstatlarımızdan… Evliya Çelebi Kandilli’yi sadece bir semt olarak değil aynı zamanda bahçe olarak uzun uzun anlatır. Daha çok 16. asırda bu yörede bulunan servi ağaçlarına takılan kandillerle eğlenceler düzenlenirmiş. Semtin adı da bu kandilli eğlencelerden gelmekteymiş.
Yaşlı çamların altında oturup tüm İstanbul’u seyretmek size terapi gibi gelir. O dönemlerde sultanların bu muhteşem köşklerde ve saraylarda oturup hayatın keyfini çıkarmasını kıskanmamak elde değil…
Sabancı Adile Sultan köşkü ya da sarayında Borsa Lokantası hizmet veriyor… Birçok önemli noktada Borsa Lokantalarına gittim… Ancak Kandilli Borsa deyince akan sular durur… Borsa Lokantası denilince benim ilk aklıma gelen hünkarbeğendi olur… Ancak bugün ufak ufak porsiyonlu (Cem Yılmaz hesabı everything little little into the middle”) çok çeşitli yemekler söyledim çünkü bu manzara bu hava böyle bir siparişi kaldırır.
Borsa Lokantası’nda Osmanlı mutfağı ve Anadolu yemekleri ağırlıklı bir menü var. Önce sebze/meze tabağından başladım, köz tadı geldiği için leziz patlıcan ezmesi, sarma, hünkarbeğendi, pırasalı yer elması, süper bir fındık lahmacun, içli köfte, pırasalı erişte ile servis edilen jumbo karides… Hele tam zamanı olan zeytinyağlı enginarlar sofraya geldi ki insan yemeye kıyamıyor…
Sıra ana yemeklere gelince insan menüye baktığında yesem mi yemesem mi diye tereddüt ediyor ise de nasıl olsa bugün ufak ufak ortaya söylüyorum hadi buradan da böyle devam edelim dedim. Akçaabat köftesi, köy usulü bulgur pilavı, tavuk şiş, but, göğüs ve yanında döner kebap… Haaa Adapazarı’nın patates tavasını da unutmayalım.
Saatler geçiyor biz artık İstanbul Boğazı’nı seyretmiyoruz biz Boğaz’ın içindeyiz Boğaz bizi seyrediyor… Hadi o zaman tatlılara geçelim; kaymaklı peynir tatlısı çok hafif ama en lezzetli tatlı Antakya usulü; dil peyniri, portakal rendesi ve Antep fıstığı ile yapılan irmik tatlısı. Ancak ben kazandibini de kaçırmadım…
Sohbetin muhabbetin en güzelini yaptık. İtiraf ediyorum bir ara memleketi kurtarma moduna girmiştik ki sarayın sülünleri öylesine bağırıp çığlıklar atmaya başladı ki biz konuyu değiştirip Evliya Çelebi’nin Kandilli ve Vaniköy’ü anlatan mizahi tarzına geçiverdik.

28 Mayıs 2019

İlgili Haberler

Yazarlar