Sema Tüfekçiler

Ne ara bu kadar saldırgan olduk?

HER insan öfkelenir. Öfkelenmeyen birisini açıkçası ben tanımadım bugüne kadar. Öfke, bireyin kendisini engelleyen herhangi bir durum, olay veya kişiyle karşılaştığında ortaya çıkan herkes tarafından hissedilen doğal, normal ve gerekli bir duygudur. Ancak öfke bir davranış değildir. Öfkenin davranışa dönüşmüş şekli saldırganlıktır, öfkesini bastıramayan ve kontrol altına alamayan saldırganlaşır ve yıkım burada başlar. 

Öfke denetlenebildiği sürece sağlıklıdır ve işe yarar ancak öfkenin kaynağını ve nedenlerini tanımlamak kişi için son derece önemlidir. İnkâr edilmeyen, bastırılmayan, kabul edilen, tanınan ve doğru biçimde ifade edilen öfke sağlıklıdır. 

Bu aralar etrafıma baktığımda öfkeli, sinirli, saldırgan bir toplum görüyorum. Adeta bir kıvılcım, bir işaret, bir bahane arıyoruz saldırmak için. Sevgilisine, karısına, çocuğuna, komşusuna, yolda yan baktığını sanan adama, maçta hakemlere, rakip taraftarlara, kırmızı ışıkta durana, müşteriye ve kendisi gibi düşünmeyenlere bir vesile ile saldırgan olabiliyor herkes. 

Bu durum genetik, fizyolojik, psikolojik ve sosyal-kültürel kaynaklı olabilir. 

Eğer bir çocuk şiddet ortamı içinde büyüdüyse şiddeti gösteren kişiyi model alarak şiddet eğilimli biri olabilir. Tür olarak genlerimizde problem olabilir. Hatta Freud’a göre insanın doğuştan iki temel dürtüsü var: Biri saldırganlık, diğeri cinsellik. Ancak saldırganlık bir içgüdü olsa da insan bu içgüdüyü kontrol edebilmelidir, daha doğrusu çocukluktan itibaren, zamanla bunu kontrol edebilmeyi öğrenmelidir. İnsan olabilmenin en temel gereği değil midir öğrenmek? 

Her zaman söylüyorum ve hep söyleyeceğim, çocukluğumuz ve aldığımız eğitim çok önemlidir. Çocukluğumuz anavatanımızdır. Bir ülkede her şey gitgide bozuluyor ise o ülke insanlarının çocukluğuna ve aldıkları eğitime bakarak bu durumun sebeplerini kolaylıkla anlayabiliriz. 

Olaya psikolojik açıdan baktığımızda, bastırılmış kişiliklerin ve ben olma çabası içindeki bireylerin patlamalarına da sıkça tanık oluyoruz ne yazık ki. Arabesk bir yaşam tarzımız var, duygularını yönetmekte zorlanan ve acıdan beslenen bir toplumsal yapıya sahibiz. Maddi ve manevi değerler çok hızlı ve negatif yönde değişiyor. Diğer dünya ülkelerine göre kültürel ve ekonomik yönden bir geçiş bölgesinde olduğumuzdan dolayı her şey çok hızlı değişiyor. Artan nüfusa paralel olarak göçler de artıyor. Böylece kırk yıllık komşularımız olamıyor artık. İnsanlar birbirlerine yabancılaşıyor. Bu hızlı değişim insanları yoruyor ve bıkkınlık veriyor maalesef. Değişime ayak uyduramayanlar geride kalıyor. Tüm bu değişimin içinde yaşanan öfkenin altında yatan çok önemli bir öğe kanımca “güvensizlik.”Birbirine güvenemeyen insanlar daha fazla öfkeye başvuruyor.

Bastırılmış rollerle büyüyoruz, kendimizi yaşayamıyor ve dolayısıyla da kendimizi tanımıyoruz. Sorgulamalarımızı ne kadar geç yaşarsak yaralarımız da o kadar derin oluyor ve bunlar herhangi bir zamanda öfke, hırs ve saldırganlık olarak geri dönüyor. İç huzursuzluklarımızı çözmek için uğraşmak yerine onları öfke ve mutsuzluk olarak dışarı yansıtma kolaycılığına kaçıyoruz. Bunun dışında tabii zor yaşam koşulları, maddi sorunlar, adalet sistemindeki korkunç ve bir türlü kapatılamayan boşluklar da insanların öfkesini tetikliyor. 

Mutluluğun resmini en güzel Abidin Dino çiziyor. Nevzat Tarhan ise bizlere ‘mutluluk yemeğinin’tarifini veriyor; hayatı sevgi kabında, saygı ile sabır kaşığıyla karıştırırken içine 4 ‘a’(aşk+anlam+amaç+arkadaş) katarak pişirilen lezzettir. Bu tarif ile daha az öfkeli ve saldırgan bireyler olacağımız kesin. Afiyet olsun!

2 Mayıs 2019

İlgili Haberler

Yazarlar