Oğul Doğa Gökşin

“Önümüzdeki 5 yıl Fenerbahçe’nin”

1907 Fenerbahçe Derneği’nde yönetim kurulu başkan yardımcılığı da yapmış olan, sigorta sektörünün duayen isimlerinden Erhan Dumanlı, “Ali Koç için şuraya yazıyorum. Önümüzdeki beş yıl Fenerbahçe’nin” dedi. Dumanlı “Her şeyden önce Fenerbahçe tarihinde ilk defa kurumsal bir yapıya kavuşacak. Şeffaf, taraftara açık, hesap verebilir bir şirkete dönüşecek. Fenerbahçe bu anlamda yine öncü. Çünkü ilk defa kurumsal bir yapıdan gelen biri başkan oluyor” diye konuştu. Dünden bugüne sigorta sektörünü değerlendiren Dumanlı, 1990'larda serbestiyete geçildiğinde sektörün buna hazır olmadığını savundu. Dumanlı "Türkiye'de rekabet başladığı zaman hemen fiyatlar düşüyor. Kaliteli hizmeti artırmak gibi fikir hemen ölüyor" diye konuştu.

Ortaokulu Kayseri’de, liseyi Mersin’de ve en sonunda lisansı İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlayan Erhan Dumanlı, iş hayatına uluslararası denetim şirketi Arthur Andersen’ın Londra şubesinde başladı. Avrupa’nın en batısında edindiği bilgi ve tecrübeyi, Arthur Andersen’ın İstanbul ofisinin açılmasıyla birlikte Türkiye’ye taşıyan Dumanlı, yaklaşık 8 sene boyunca birbirinden farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketleri denetledi. 

Denetim şirketinde çalışırken birçok sektörü baştan sonra öğrendiğini söyleyen Dumanlı, 1980’in sonlarına doğru askerlik arkadaşı Hüsnü Özyeğin’in teklifi üzerine Pamukbank’ta genel müdür yardımcısı olarak işe başladı. Bir dönem Akbank’ta da aynı pozisyonda çalışan Dumanlı, 1987’de Çukurova Holding’in sahibi Mehmet Emin Karamehmet’in ona sunduğu seçenekler arasından sigortacılığı seçti ve Halk Sigorta’da genel müdür olarak işe koyuldu. 

Halk Sigorta’ya nasıl başladığını Sigortacı Gazetesi’ne anlatan Dumanlı şunları söylüyor: “Sigortacılıkla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Tepedeki yönetici kadrosu tamamen ayrılmış, şirket satılıyor diye bütün departmanlar boşaltılmıştı. ‘Erhan Dumanlı geliyor, satmayalım. Bakalım, ne yapacak?’ diyorlardı…”

Sektörün duayen isimlerinden Erhan Dumanlı ile sigortacılıktan yatırımcılığa, Fenerbahçe’den, tiyatroya birçok konuyu konuştuk.

İşe başlayana kadar süren eğitim hayatınızı kısaca dinleyebilir miyiz? 

Babam doktor, annem ilkokul öğretmeniydi. Annem okumam için çok hevesliydi. Hem Galatasaray Lisesi’nin hem de Talas Ortaokulu’nun sınavına girdim. İkisini de kazandığım halde İstanbul’dan döndüğümde Talas’a kaydımın ilk taksidi ödenmişti. Talas, dağ başında bir okul. Kayseri’ye yaklaşık 10 kilometrelik bir mesafede, çok küçük bir yerdeydi. 175 öğrencili bir okuldu. 25 tane Amerikalı hocamız vardı. Çok büyük bir öğretmen öğrenci ilişkisinin saltanatını sürdük. İyi bir okuldu. Ortaokul bitti, Tarsus Amerikan Koleji’ne geçtim. Burayı da bitirince Robert Koleji Yüksek Okulu’nun imtihanına girdim ve kazandım. Yüksek okulun son senesinde, 1972’de, burası Boğaziçi Üniversitesi oldu. Ben de Boğaziçi Üniversitesi’nin ilk mezunlarından biri oldum. Sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken muhasebe hocamız Arman Manukyan dedi ki; “Arthur Andersen isimli bir denetim şirketi var. Gelip bizim okulda mülakat yapacaklar. Altı yedi kişi seçip İngiltere’ye götürecekler. Senin de muhaseben iyidir. İstersen gir.” Neyse mülakata girdik, orada da seçildik. 1973 Temmuzu’nda aynı üniversiteden kalabalık bir arkadaş grubuyla, sanki Almanya’ya giden gurbetçiler gibi Londra’ya gittik. İçimizde saz taşıyan da vardı. 

Erhan Dumanlı, daha sonra Dışişleri Bakanı olarak görev yapacak olan Emre Gönensoy’dan Boğaziçi Üniversitesi diplomasını alırken.

 

Öncelikle denetim şirketinde çalışmak size ne kattı?

Arthur Andersen’daki çalışma süreci boyunca Türkiye’deki belli başlı şirketlerin birçoğunda denetimde bulundum. Denetim şirketinde çalışmam çok önemliydi. Bir şirkete denetime gittiğiniz zaman, neredeyse o şirketin tüm aktivitelerini öğrenmiş oluyorsunuz. Denetim yaparken rakamların kökenine iniyorsunuz. Denetime gittiğiniz sektörü baştan sona öğreniyorsunuz. Ne kadar çok sayıda ve değişik sektörde şirket denetlediysen dağarcığında o kadar bilgi birikimi oluşturuyorsun. 

Biz, Türk ekibi olarak, denetim ihtiyacı olan şirketler için Londra’dan Türkiye’ye seferler yapıyorduk. Sonra Arthur Andersen, İstanbul ofisini açtı ve 1975’in nisan ayında burada çalışmaya başladık.

“ALTERNATİFLER ARASINDAN SİGORTACILIĞI SEÇTİM”

Buradan Pamukbank’a geçiyorsunuz. Denetimden, bankacılığa buradan da sigortacılığa nasıl geçtiniz?

1980’in sonuydu, Hüsnü Özyeğin telefon etti. “Bankacılıkta çok önemli atılımlar yapıyoruz. Gel, beraber çalışalım” dedi. Hüsnü ile askerliği beraber yaptık. Askerde dostvari iki insandık. Neticesinde Çukurova Grubu’nun içinde yer alan Pamukbank’ta genel müdür yardımcısı olarak işe başladım. Pamukbank’ta üç buçuk sene çalıştım. Oradan Sabancı Grubu’na, Akbank’a geçtim. Üç sene kadar da Akbank’ta çalıştım. Benim Boğaziçi Üniversitesi’nden sınıf arkadaşım Burhan Karaçam, 1987 yazında Yapı Kredi Bankası’na genel müdür oldu ve beni de Çukurova Grubu’na çağırdı. Mehmet Emin Bey’le (Karamehmet) ile karşılıklı konuştuk. Bana birbirinden farklı alternatifler sundu. Sonuç olarak Yapı Kredi gibi büyük bir bankanın iştiraki olan Halk Sigorta’ya gitmeye karar verdim ve 5 Ekim 1987’de sigortacılığa başladım. 

 

‘BERABER BÜYÜRSÜNÜZ’

Mehmet Emin Bey’in sunduğu seçenekler arasından neden sigortacılığı seçtiniz?

Mehmet Emin Bey’in yaptığı teklife göre, Çukurova Grubu içinde bir tane tekstil, iki tane sigortacılık, iki tane de farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerden birine geçebilirdim. Hangisini seçeceğimi bilmiyordum. Amerikan bankalarından bir üst düzey yöneticiyle konuşurken konuyu açtım.  “Sigortacılık Türkiye’de nasıl?” diye sordu. “Büyük değil, gelişmeye müsait küçük bir sektör” dedim. “Çok iyi” diye karşılık verdi ve “Sigortacılığa girmeni tavsiye ederim. Beraber büyürsünüz” diye ekledi. 

1981’in sonunda düzenlenen Pamukbank’ın kuruluş yıldönümü etkinliğinde genel müdür ve genel müdür yardımcılarının hatıra fotoğrafı.

 

“Beraber büyürsünüz” sözü üzerinden yaklaşık 30 yıl geçti. Peki, sigortacılık o gün hayal ettiğiniz kadar büyüdü mü?

Enteresan! Aynı soruyu zaman zaman kendime soruyorum. “Dışarıdan böyle bir soru geldiğinde ne cevap verirsin” diyorum. İki türlü cevap veririm. Cevaplarımın bir tanesi daha hoşgörülü. Ben sektöre girdiğim 1987’nin sonunda kişi başı sigorta primi 4 dolar gibi bir şeydi. Bugün ise doların son durumuyla birlikte 100 dolar civarında. Demek istediğim; “Aaa bravo, 25 katı” değil. Esas gelişme, sigorta konusunda insanların kafasındaki nosyonun o güne göre biraz daha gelişmiş olması. İşin bir de öbür tarafı var. Eleştirel açıdan bakarsak, Turgut Özal zamanında, serbestiyete çok erken geçildi. Sigorta şirketlerinin altyapısı dört dörtlük değildi. Bir çukur kazıldı, bütün şirketler içine atıldı. 1991’de serbestiyete geçildiğinde, herkesin sigorta yaptıracağı düşüncesi hâkimdi. Talebin artacağı, sektörün büyüyeceği düşünülüyordu. Peki, ne oldu? 10 kuruşluk fiyat, 1 kuruşa indi. Bir kuruşa inince istediğin kadar satışı artır, eski üretimi yakalayamıyorsun. 

‘NEDİR EN KOLAYI? FİYATTA REKABET’

Serbestiyete geçilmesiyle birlikte sektör, neden fiyat üzerinden rekabet etmeye başladı?

Türkiye’de rekabet başladığı zaman hemen fiyatlar düşüyor. Kaliteli hizmeti artırmak, daha güzel ürünler sunmak, kapı kapı dolaşarak sigorta satmak gibi fikirler hemen ölüyor. Nedir en kolayı? “O kaç kuruşa veriyor? 5 kuruşa mı? Ben 4 kuruşa veriyorum.” Bu furyaya girdik. Bu fiyat yarışı hâlâ devam ediyor. Bu sebeple şirketlerin yapısı gittikçe zayıflıyor. 

Halk Sigorta’dan devam edelim. Sizin için de yeni olan bu sektörde ilk yıllarınız nasıldı? 

Halk Sigorta’ya paldır küldür başladım. Sigortacılıkla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Tepedeki yönetici kadrosu tamamen ayrılmıştı. Şirkette iki tane genel müdür yardımcısı, bir tane müdür vardı. “Şirket satılıyor” diye bütün departmanlar boşaltılmıştı. Yani Halk Sigorta’ya girdiğimde patron neredeyse şirketi satmak üzereydi. “Erhan Dumanlı geliyor, satmayalım. Bir görelim. Bakalım, ne yapacak, büyüyecek mi?” diyorlardı. Yaklaşık 6 ay boyunca, 1988’in ortasına kadar her gece saat 10’lara kadar başka şirketlerden eleman çalmaya çalıştım. Bir senede eleman yetiştirecek halim yoktu. Alt kademeleri dolduruyor olsak bile tecrübeli çalışana ihtiyacım vardı. 1988’in ikinci yarısından itibaren sektöre çok yoğun bir şekilde girdik.

Soldan sağa: Cemil Köksal,
Hüsnü Özyeğin, Muzaffer Ersoy, Burhan Karaçam, Erhan Dumanlı, İbrahim Betil.

 

Bu sırada kaç yaşındasınız?

40 yaşındayım. 

40 yaşına göre büyük bir sorumluluk. 

Arthur Andersen’da çalışmış olmanın getirdiği bilgi birikimiyle kendimi 50 yaş tecrübesinde hissediyordum. Bu sırada Türkiye’de bizim gibi enternasyonal bir şirkette kendini yetiştirmiş, bilançoya baktığı zaman şirketin durumunu anlayacak çok fazla adam yoktu. Belki 30 kişi kadardık. Bir iki acemilik oldu ama geldiğimiz yerin karşılığını verdik. Ben geldiğim zaman şirket gayrimenkuller hariç
15 milyon dolara satılacak gibiydi. Ben bıraktığım zaman, şirketlerin değeri 1 milyar euroydu. 

TÜRKİYE’DE BİR İLK, RİSK MÜHENDİSLİĞİ DEPARTMANI

Türkiye’de risk mühendisliği departmanını ilk kuran sizsiniz. Bu departmanın kurulumunu anlatır mısınız?

Anlaşma yapmak için yurt dışındaki reasürans şirketlerini ziyaret ettiğim bir dönemde, çoğu çalışanın mühendis kökenli olduğunu fark ettim. Bu iş ziyaretlerim sırasında herkesten bir şeyler öğrenmek, öğrendiklerimi şirketime uyarlamak için sorular sorardım. Neden bu kadar çok mühendis çalıştırdıklarını sordum. Sigortacılığın kökeninin matematik ve istatistik olduğunu söylediler. Doğru, sonuç olarak hep rakamlarla uğraşıyorsun. Yurt dışından dönüşte “risk mühendisliği” diye bir departman açıp çok kısa sürede 14 mühendisi bu departma aldık. Elektrik, makine, inşaat mühendisleri hatta bir tane de mimar vardı. Risk Mühendisliği Departmanı kurulduğunda benimle beraber Akbank’tan Halk Sigorta’ya gelen Çoşkun Gölpınar, bu departmana müdür yardımcısı oldu. Şu anda Doğa Sigorta’nın genel müdürlüğünü yapan Gölpınar, aslen mimardır. Talas ve Tarsus’tan sınıf arkadaşım Giray Velioğlu da İstanbul’da beni ziyarete gelmişti. Ona bir teklif yaptım: “Risk Mühendisliği Departmanı kuruyorum. Departmanın başına sen gel. Bilmene gerek yok. Kafan çalışıyor. Zamanla yerine oturur.” O da Risk Mühendisliği Müdürü oldu. Süreç içinde bu departmanda çalışanların tümü diğer departmanlara yönetici oldular. Hatta dışarıda teklif alıp başka şirketlere gittiler.

O departmandaki mühendisler ne yapıyordu, görevleri, sorumlulukları neydi? 

Çok basit olarak risk kelimesi bizim sigortacılığın en önemli kelimelerinden bir tanesi. Peki, riski en iyi kim analiz edebilir? Tabii ki mühendis. Bu departmanı sigortacılık için riski analiz yapmak için kurduk. Bu departmandaki mühendisleri sigortalayacağımız şirketlere yolladık. Riski bizim için değerlendirip fiyatlandırdı. Öte yandan şirkette, farklı branşlardan aldığın insanlara tepki gösterecek, o mesleğin eskileri yoktu. Yani Halk Sigorta’da departmanların boş olmasını avantaja çevirdik.

1990’da hayat ve hayat dışını ayırmak için ikinci bir şirket kurmanızı da anlatır mısınız? Malum bu iki şirketi ayırmak o dönem zorunlu değildi. 

İkinci şirketi kurmamızın sebebi, hayat fonlarını hayat dışı fonlardan ayırmaktı. Aynı şirket içinde paralar birbirine karışıyordu. Biz 1990’da hayat sigortacılığı yapan ikinci şirketi kurduk. 1991’de büyük bir çıkış yakaladık. Sağlık sigortasını başlattık. Türkiye’de sağlık sigortasını furya haline getiren ilk biz olduk. 

“BÜYÜDÜKTEN SONRA ŞİRKETTEN AYRIL, ACENTE OL”

Nasıl furya oldu?

Sağlık konusunda Türkiye’de bir sorun olduğunu düşünüyorduk. Tamam, parası olanlara hitap edeceğiz. Ama ne olursa olsun parası olup da sağlık sisteminden memnun olmayan yine de büyük bir kesim var. “Tek başına acente ile satamayız” dedik. Çünkü acenteyi eğitmek gerekecekti. Başka bir yöntem izlemeye karar verdik. Birincisi; bunu bankayla müşterek yapmak. İkincisi ise iyi olduğuna inandığımız insanlardan satış ekibi oluşturmak. Bu satış ekibiyle direkt kapı kapı dolaşarak satış yapmaya karar verdik. “Satışta doğru bilgiyi ver, birazcık büyüdükten sonra da ayrıl acente ol” dedik. Üç beş sene içinde karşımıza dört dörtlük acenteler çıktı. Sağlık acentelerinin birçoğu bu şekilde oluştu. Peş peşe altı sene sağlık sigortalarında bir numara olduk.  

En prestijli tiyatro ödüllerinden biri olan Afife Jale Tiyatro Ödülleri’ni düzenlemeye nasıl karar verdiniz? Spor gibi daha popüler alanlar yerine neden tiyatroyu seçtiniz? 

Zaten spora destek veren birçok şirket vardı. Biz reklam unsuru olarak değil, gerçekten sanata destek vermek istiyorduk. Türkiye’de sanatçıya yeteri kadar değeri verilmediğini düşünüyorduk. Birebir insan hayatını sahnelediği için bu sanat dalına destek verelim gibi bir fikir ortaya çıktı. Tiyatrolar da bugünkü gibi değildi. 2010’lara kadar birkaç tiyatro sahnesi dışında pek tiyatro grubu da yoktu.

Haldun Dormen ile çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Bir tane sanat danışmanı tutmamız gerekiyordu. İş arkadaşlarım Haldun Dormen’i önerdi. “Süper isim” dedim, randevu ayarladık. Haldun Bey ile bir saat kadar toplantı yaptık. Fikrimizden bahsettim: “Türkiye’nin kurumsal vatandaşı, Halk Sigorta.” Şirket olarak sanki bir vatandaş gibi davranmaya çalışacaktık. Haldun Bey, dedi ki; “İlk Müslüman kadın tiyatro sanatçısı Afife Jale adına tiyatro ödülleri yapalım.” Süper fikir, hiç uzatmanın anlamı yoktu. 1997’de Halk Sigorta olarak Afife Jale adına ödül vermeye başladık.

“HALDUN BEY HÂLÂ ÇOK AKTİF…”

Haldun Dormen’i daha yakından tanıma fırsatı buldunuz. Nasıl birisi?

Haldun Bey şu anda tam 91 yaşında. Hâlâ çok aktif, o yaşta böyle bir enerji, böyle bir tutku… Tiyatro için çok önemli bir isim. Üstadların üstadı. Sanatın ve tiyatronun çok önemli bir duayeni. Ayrıca dünya tatlısı bir insan. Enerjisi yüksek, çok pozitif bir insan. Türk insanına, Anadolu’ya karşı müthiş olumlu duygular besliyor. Önemli tiyatrocularla da tanıştım. Nasıl şamata, nasıl espriler, nasıl gırgır. Çok zevke ve eğlenceye düşkün bir zümre. Tiyatrocular arasında bütün dertlerini unutuyorsun.  


Erhan Dumanlı, 1907 Fenerbahçe Derneği’nin, basketbol takımı için neden önemli olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“Türkiye ilk defa bir dernek, direkt olarak spora destek verdi. Fenerbahçe basketbol takımının özünü biz kurduk. İki tane ABD’li basketbolcu getirdik. Bu çok enteresan bir hikaye. Herkesi, 1907’nin lokaline çağırdık. Dedim ki ‘Kardeşim, biz baskete soyunduk ama paramız yok. Her üyeye buradan soruyorum. Basketbol takımı için ne kadar vereceksin?’ Sonunda 380 bin dolar topladık. Biz o parayla iki tane ABD’li basketbolcu transfer ettik: Kenny Miller ve Conrad McRae. O zaman için çok önemli isimlerdi. Yani dernekte Fenerbahçe’nin basketbol takımının temelini attık. Birçok kulüp de bizi taklit etti.”

İbrahim Kutluay ve Erhan Dumanlı, 1907 Fenerbahçe Derneği’nin Cumhuriyet Balosu’nda.


FENERBAHÇE KURUMSAL YAPIYA KAVUŞACAK

90’larda 1907 Fenerbahçe Derneği’nde de yönetim kurulu başkan yardımcılığı yaptınız. Bu süreci de anlatır mısınız?

1907 Fenerbahçe Derneği’nin kurucu üyesi değilim. Kurucuların içinde Aziz Yıldırım, Mustafa Koç, Ali Koç, Melih Esen Cengiz, Cengiz Solakoğlu, Murat Özaydınlı gibi isimler var. Kurulduktan hemen sonra yönetim kurulu oluşturulurken Mustafa Koç beni aradı. “Sen de gel” dedi. Yaklaşık 4 ay içinde ben de yönetim kuruluna girmiş oldum. Bu dernekte kurduğumuz sistem Fenerbahçelileri yan yana getirdi. Şunu da görmüş olduk: İstanbul’un kalburüstü, eğitimli, kültürlü insanların çoğu Fenerbahçeli, kardeşim! Kimse bizim grubun karşısına çıkamaz. 

Ali Koç başkanlığında Fenerbahçe nasıl bir değişim yaşayacak?

Her şeyden önce Fenerbahçe tarihinde ilk defa kurumsal bir yapıya kavuşacak. Kurumsal bir yapı derken şeffaf, taraftara açık, hesap verebilir bir şirkete dönüşecek. Fenerbahçe bu anlamda yine öncü. Neden? Çünkü ilk defa kurumsal bir yapıdan gelen birisi başkan oluyor. Ali, kendi şirketlerinde kurumsal yönetim şekline inanmış bir insan. Kendi politik olarak ön tarafta gözükmesine rağmen işin nüvesini yapacak insanlar arka tarafta çalışacak. Fenerbahçe’de artık her görevin tepesindeki insan o görev için iş başına getirilmiş doğru düzgün bir profesyonel. Ayrıca Ali Koç bir sene önce Damien Comolli’yi Türkiye’ye getirmişti. Neden getirdiğini anlamamıştık. Demek bu sebeple getirdi. Yani bu işler o kadar kolay olmuyor. Kısaca Ali Koç için şuraya yazıyorum: Önümüzdeki beş yıl Fenerbahçe’nin. 


“SEKTÖRÜMÜZÜN EN BÜYÜK PROBLEMİ OLASI İSTANBUL DEPREMİ”

“Türkiye’nin önündeki en büyük sigorta problemi önümüzdeki on yıl içinde olması beklenen büyük bir depremdir. Zamanında Munich Re’nin yaptığı çalışmada, sigorta sektörüne gelecek zararı 10 milyar dolar olarak hesaplamışlardı. O zamanlar İstanbul’un nüfusu 6 milyondu, şimdi oldu 16 milyon. Önemli bir miktarda hasar yaşanacak. Deprem sonrası doğalgaz yangınlarının ve yağmacılığın yol açacağı zararın çok yüksek boyutta olması beklenmektedir.” 


“ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE YATIRIMCILARIN ŞİRKETLERİNİ BÜYÜTECEKLERİNİ SANMIYORUM”

“Şu anda yatırım için sigorta sektörü uygun bir sektör değil. Sigorta sektörüne yatırım yapmış yabancı bir yatırımcının ya da fon şirketinin büyümek için daha fazla yatırım yapması için müsait ortam yok. Kâr marjları çok düşük. En önemli branşlardan trafik ve kaskoda kâr edecek bir sistem yaratılmıyor. Önümüzdeki bir yıl içerisinde Avrupa’ya ve Batı’ya verdiğimiz mesajlarda olumlu olursak, yatırımcılar ‘Türkiye iyiye gidiyor. Herkes para kazanıyor. Ben de kazanayım’ diyerek var olan yatırımlarını biraz daha büyütebilirler. Sigorta sektöründe potansiyel olduğu kanısındayım. Burada esas harekete geçecek olan fonlar. Yani mevcut fonları yöneten şirketler, nerede iklim güzelse, para kazanma ihtimali yüksekse oraya yatırım yapar. Türkiye’de çok büyük boyutlarda varlardı. Gittikçe çekildiler. Finans piyasasından duyduklarıma göre, fon şirketleri borsadan büyük boyutlarda çıkıp dolar aldılar. Doların yükselmesinin büyük sebeplerinden biri de bu.”


‘BENİ GÖREN DAHA DÜZGÜN GİYİNMEYE BAŞLADI’

“Erkeğin en önemli aksesuarı saatidir. Bir saat koleksiyonum var diyebilirim. Koleksiyonumun bir kısmını çocuklarıma dağıttım. Sadece saat de değil, kalem konusunda da birikmiş malzemem var. Ben kıyafete de meraklıydım. Kıyafetimin, saatimin, kravatımın ve kalemimin birbiriyle uyumlu olmasına dikkat ederim. Bu bir zevk. Şirketteki arkadaşlarımın çoğu, bana özenerek, beni taklit ederek daha düzgün giyinmeye başlardı. 

Kıyafet konusunda Londra’nın bana büyük bir katkısı olmuştur. Londra’da iş hayatı çok tutucudur. Öyle çok açık renkli takım elbiseler giyemiyorsun. Şehir kuralları, finans sektörünün kıyafet kuralları var. Siyah, lacivert veya içinde hafif çizgi olan koyu renk takım elbise giymek zorundaydık. Bu durum, hoşuma da gidiyordu.”


‘DÜNYADA, TRAFİĞİ KÖTÜ OLUP DA GELİŞMİŞ BİR ÜLKE VAR MI?’

“Ben bu trafik konusunda anormal takıntılıyım. Dünyada gelişmiş olup da trafiği kötü olan bir ülke var mı? Trafiği gayet düzgün ama gelişmemiş ülke var mı? Regülasyonun sektörü, trafik ve kaskoda rahat bırakması gerekiyor. Trafik sigortasını vergi gibi görüyorlar. Halbuki bu sigorta, insanların üçüncü şahıslara karşı bir korunma sistemidir.”


Oğul Doğa Gökşin
ogul@sigortacigazetesi.com.tr

Not: Bu söyleşi ilk olarak Sigortacı Gazetesi’nin Ağustos 2018 sayısında yayımlanmıştır. Dergide yayımlanan söyleşi metninde ABD’den transfer edilen basketbolcunun ismi Dallas Comegys olarak geçer. Bu yanlış düzeltilmiş, Comegys yerine Kenny Miller’ın ismi yazılmıştır.

9 Ağustos 2018

İlgili Haberler

Yazarlar