Ahmet Ümit’in Beyoğlu’ndaki ofisinde buluştuğumuzda sanki her gün kendisiyle karşılaşıyormuşuz gibi hissettik. O’nunla sohbet etmek, kitaplarındaki tarihi hazinenin kaynağına inmek gibiydi…
| Bazen mesafeleri biz farkında olmadan kendimiz koyarız. Bir şehirle aramıza mesafe koyarız farkında olmadan, dokunamayız bir türlü en derin hikâyelerine. En çok da insanlarla aramıza mesafe koyarız. En çok kendi türümüze uzak kalırız. Gerçekten büyük gördüğümüz, hayranlık beslediğimiz insanlara ulaşmanın zor olması gerektiğini düşünürüz. Bu da bizim koyduğumuz bir mesafedir. Ahmet Ümit’i röportaj için ararken hakkında az çok bilgiye sahiptik, geri çevrilmeyeceğimizi biliyorduk ama bu kadar kısa sürede randevu vereceğini bilmiyorduk. Ahmet Ümit’in Beyoğlu’ndaki ofisinde buluştuğumuzda sanki her gün kendisiyle karşılaşıyormuşuz gibi hissettik. Ahmet Bey’i görünce kafamızdaki mesafeler kalktı birer birer... Ahmet Ümit’le sohbet, kitaplarındaki tarihi hazinenin kaynağına inmek gibiydi. Sevdiğimiz romanları ve onun okumayı sevdiği romanlar, İstanbul’a olan sevgisi ve insan olmak üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbetimizi bu ay sizlerle paylaşıyoruz. ‘BİLİNMEYENİ VE BİLMEDİĞİMİ ARAŞTIRMAYI SEVİYORUM' Bab-ı Esrar, Patasana, Kavim ve İstanbul Hatırası’nda ciddi bir araştırma var. Bu araştırmaları nasıl ve ne kadar sürede yaptınız? Hititler’i yazdığım zaman Patasana’da arkeolog değildim ama araştırdım ve yazdım. Beyoğlu Rapsodisi’ni yazdığımda mimar değildim ama Beyoğlu’nda oturuyordum. Kukla’yı yazdığımda gazeteciyi yazdım. Kavim’de Süryanileri yazdım ama başlarken hiçbir bilgim yoktu. Önce hikâyemi kuruyorum ve hikâyemin geçtiği yeri araştırıyorum. Konya’ysa Konya üzerine okumaya başlıyorum ve Konya’ya gidiyorum. Defalarca Konya’ya giderek orada hayat nasıldır, güneş nasıl doğar, geceleri nasıldır, insanlar nasıl konuşur, nasıl yemek yerler, evler nasıl yapılmıştır, caddeler nasıldır… Bütün bunları hem gözlemliyorum hem de fotoğraflarını çekiyorum ve insanlarla röportaj yapıyorum. Bu araştırma ve inceleme süreci olmadan hiç bilmediğim alanları anlatmak zor olur. Benim tarzım böyle. Ben daha çok bilinmeyen ve benim de bilmediğim şeyleri araştırmayı ve bunları okura aktarmayı, romanımda kullanmayı seviyorum. Kendimden sıkılıyorum. Ben kendi duygularımı biliyorum ve yeni bir şeyler istiyorum. Öteki insanların hikâyeleri daha çok ilgimi çekiyor. Yurtdışında en çok hangi ülkelerde okunuyorsunuz? Almanya, İspanya ve Yunanistan’da çok okunuyor kitaplarım. Asıl sorun şu ki, eğer ben İsveç’te yaşayan bir yazar olsaydım şu anda dünyanın 40-50 ülkesinde kitaplarım okunabilirdi. Ama Avrupa’da ve Amerika’da tutulmak için Türk olmak bir handikap. Dilimiz, ilişkilerimiz ve ülkemizdeki demokrasi eksikliği nedeniyle böyle bir sorun yaşıyoruz. Aynı zamanda batılıların bize karşı önyargıları nedeniyle de böyle bir sorun yaşıyoruz. Sizde ayrı bir yeri olan yaptınız hangisi? Çıplak Ayaklıydı Gece ilk öykü kitabım. Oradaki öyküler çocuğun ilk ayağa kalkıp yürümesi gibi. O anlamda özel bir yeri olduğunu söyleyebilirim. ‘MEKÂN OLMADAN İNSANI ANLATAMAZSINIZ’ Mekânlar sizin için çok önemli. Mekânlar mı romanlarınızın konusunu belirliyor, yoksa hikâyenize göre mekân mı belirliyorsunuz? Tarihî bir roman yazarak günümüz İstanbul’unu anlatırsanız komik olur. İnsan mekânsız anlatılmaz, çünkü insan mekânla birlikte vardır. İnsanı insan yapan şeylerden bir tanesi mekândır. Mağaralar, kerpiç evler, betonarme evler... Şimdi gökdelenler yapılıyor marifetmiş gibi. İnsanla beraber mekânlar oluşur ve bütün romanlarda mekânlar önemlidir. İstanbul Hatırası’ndaki gibi bir şehir söz konusuysa, mekânı şehir boyutuna yükselterek önce İstanbul’u yazma fikri oluştu. İstanbul’u nasıl yazarım düşüncesiyle İstanbul Hatırası’ndaki hikâyeye yoğunlaşmış oldum. Peki Ahmet Ümit hangi türleri okumayı seviyor? Hangi yazarları okumayı tercih ediyorsunuz? Son dönemde Türkiye’de polisiye yazan yazarla- rın sayısı arttı. Ama araştırma ve polisiye derseniz bu pek yok. Araştırma yaparak roman yazan veya o döneme ait roman yazanlar var. İhsan Oktay Anar’ın romanlarında da o döneme ait araştırmalar yapıldığını görürüz. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı ve Beyaz Kale gibi romanlarında da bunları görebiliriz. Bir bütün olarak belki benim gibi hem araştırma hem polisiye olarak öne çıkan bir yazar tipi galiba yok. Ama polisiye yazan pek çok yazarımız var. Polisiye okumayı çok seviyorum ama polisiyenin iyi olanı çok az. Örneğin benim için çok iyi polisiye Umberto Eco’nun Gülün Adı ve Foucault Sarkacı romanlarıdır. Agatha Christie’nin romanlarından Roger Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresi’nde Cinayet ve On Küçük Zenci’yi okumayı severim. Yoğun olarak klasikleri okumayı çok seviyorum. Sait Faik, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu ve Orhan Kemal gibi yazarları okumayı seviyorum. Eskiden Türk yazarların tüm kitaplarını alıp okurdum destek olmak için. Şimdi de destek olmak için alıyorum ama bana hitap etmiyorsa okumuyorum. Türk yazarları okumayı çok anlamlı ve önemli buluyorum. Türkiye’de çok az kitap okunuyor ve bizim öncelikle bu yazan insanlara çok ihtiyacımız var. Yazan insanlara şans verilmesi lazım. Dünyada yine klasikleri okumayı seviyorum. Dostoyevski, Steinbeck ve Tolstoy romanlarını okumayı çok seviyorum. Günümüz yazarlarından Paul Auster, Salman Rüşdi’nin kitaplarını, Milan Kundera’nın bazı kitaplarını ve Arap edebiyatından Necip Mahfuz’u seviyorum. ‘POLİSİYENİN İYİSİ TADINDAN YENMEZ’ Polisiye yazmayı da okumayı seviyorsunuz yani… İyisi olursa polisiye tadından yenmez. Çünkü iyi polisiye iyi bir romandan çok daha yukarıdadır. İyi bir polisiye iyi bir romanın bütün özelliklerini taşır. Hikâyenin gerektirdiği iyi bir dil, iyi bir karakter analizi, iyi bir hikâye, çok sağlam sosyal psikolojik ve sosyal tarihsel bir plan… Bütün bunların hepsinin üzerinde çok bilinmeyenli bir denklem olarak oturtulur polisiye. Ama iyi polisiye roman çok az çıkar. Çıkanlar da klasik olur. Bütün iyi polisiyeler klasik olmuştur ve dünya edebiyatında yayınlanır. Jean-Christophe Grange ve Dan Brown’ın romanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Grange’la Dan Brown arasında şöyle bir yakınlık vardır. Bu arkadaşlar karakterden çok hikaye anlatırlar. Bize cinayeti öyle bir anlatırlar ki, bütün olarak sunarlar ve biz irkiliriz. Örneğin katil cesedin gözünün arkasına mesaj bırakır. Bence yazarın yapması gereken şey bu değildir. Yazar, insan ruhunu anlatmalı. Bir katil, bir seri katil, bir psikopat bunları yapabilir ama bu yaratıcılık değil. Asıl yaratıcılık Dostoyevski gibi insan ruhunu anlatmaktır. İnsan ruhunun içindeki iyiyle kötüyü anlatmaktır. O gözün arkasına mesaj yazan katilin ruh halini anlatmaktır. O zaman biz ondan bir şey öğreniriz. Ben onu okuduğumda kendi içimdeki katille ya da kahramanla yüzleşebilmeliyim. Aşkın ne olduğunu, katilliğin ne olduğunu, kahramanlığın, korkaklığın ne olduğunu anlamalıyım. Onu anlarsam kendi içimdeki kötü duygularla ya da kendi ruhumla yüzleşmeyi gerçekleştirebilirim. Bu sebeplerle ben bu yazarların birer ikişer kitaplarını okudum, ondan sonra okumuyorum çünkü enteresan değil. Dan Brown hiç enteresan değil. Onun kitaplarını okuyacağıma Hıristiyan ilahiyatı okurum çok daha ilginçtir. Glen Meade ve Grange ile İstanbul’da karşılaştık, ortak paneller yaptık. Benim yaklaşımımla onların yaklaşımı farklı. Benim polisiye damarlarım Tevrat’taki Kabil’in Habil’i öldürmesine gider, Shakespeare’e ve Dostoyevski’ye gider. Onlar ya sansasyonel olaylar, ya casusluk hikayeleriyle çarpıcı öyküler anlatıyorlar bize. Beni ilgilendirense insanlığın hiçbir zaman keşfedilemeyen ruhunun anlatılmaya çalışılması. O gidip gelen parçalı ruhumuzun anlatılması. Bu topraklarda yaşanmış çok büyük bir tarih var, o tarihteki insanları anlatmaya çalışıyorum. ‘BAŞKOMİSER NEVZAT, POLİSİYE YAZI DİZİSİNDE ORTAYA ÇIKTI’ Komiser Nevzat karakteri nasıl ortaya çıktı? Bu karakteri yazacağınız romanlarınızda kullanmayı düşünüyor musunuz? Sekiz romanım, yirmiye yakın kitabım var. Bu sekiz romanın ikisinde Başkomiser Nevzat var, yirmiye yakın kitabın da dördünde var. Genelde hep aynı karakteri kullanmayı sevmiyorum aslında. Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Okay Gönensin, Avrupa’da ve Amerika’da pazar günleri yayımlanan polisiye tefrikalarından bahsetti ve biz de böyle bir polisiye yapalım dedi. Ben tefrikanın sıkıcı olacağını, bir bölüm başlayıp biten hikâyelerin daha iyi olacağını söyledim. Başkomiser Nevzat karakteri böyle ortaya çıktı. Sonra o kadar çok beğenildi ki, bunun dizisini yaptılar sonra reytingler düşük olunca yayından kaldırıldı. Yapımcılar Başkomiser Nevzat’ı kendilerine göre şekillendirdiler, ben de bunun üzerine romanını yazdım ve Kavim’de ete kemiğe büründürdüm. İstanbul 2700 yıllık bir şehir ve bu şehri anlatacağım ben. İstanbul Hatırası’nda hiç bilmediğim karakterler yaratarak onları tanımlamaya girersem zamanımın büyük bölümünü onlara ayıracaktım. Okurlarımın da benim de bildiğim bir karakterlerle başlamayı tercih ettim. En az bir romanda daha Başkomiser Nevzat olacak. Henüz karısıyla kızının katilini bulmadı, onları bulması lazım. ‘İKİ YÜZ ODALI BİR KONAĞIN TEK ODASINDA YAŞIYORUZ’ İstanbul Hatırası’nda muhteşem bölüm girişleri yazmışsınız. Kralların Tanrıyla konuşması bizi o dönemlere götürüyor… O dönemi getirmek önemli. Biz bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Tarih bize bir hazineyi armağan etmiş. Bu hazine, iki yüz odalı bir konak. Yaklaşık 200 bin yıllık bir tarihi var. Ama biz bu 200 odalı konağın bir odasında oturuyoruz. 1071’de geldik bu topraklara, bizi öncesi ilgilendirmiyor. Türk ve Müslüman kültürü bizi ilgilendirir, bunun dışındaki 199 bin yıllık kültür bizi ilgilendirmez diyerek böyle bir aptallık ve sekterlik yapıyoruz. Ondan sonra turist niye gelmiyor diyoruz. Çünkü senin tarihe bakış açın çarpık, tarihini anlamıyorsun ki! Önündeki odaların kapısını açıp girmiyorsun ki, mesela Helenistik dönemde ne varmış, Likya’da ne varmış bakmıyor umurunda değil. Çünkü tembel, her şey para onun için. Turizm sadece para için olduğundan, çoğu insan turizmle kültür ilişkisini kurmuyor. Sığ insanlar olarak kalıyoruz, birbirimize kötü davranıyoruz, denizimiz kirleniyor, tarihi eserlerimiz çalınıyor… ‘BEN İSTANBUL’UN ÇIĞLIĞIYIM’ İstanbul Hatırası’nda İstanbul tarihiyle ilgili çok detaylı bilgi veriyorsunuz. Bu kadar detaylı bilgi vermenizin nedeni İstanbul’un değerini insanlara anlatmak mıydı? Yeryüzünün hem doğa olarak en güzel hem tarih olarak en zengin şehri İstanbul. Dünyanın çeşitli şehirlerini gezdim, İstanbul’dan daha güzel bir yer yok. Ancak bu şehir ağır tahribat altında, doğası, ormanları ve tarihi dokusu tahrip ediliyor. Ayasofya’yla denizin arasında Bizans sarayı var, onun üzerine otel kurdular. Dünyanın hangi ülkesinde bu yapılsa sorumlu tüm yetkililer hapse girerdi. Bu şehrin çığlığı yok, şehrin çığlığını sanatçılar, duyarlı sivil toplum örgütleri, çevreciler ve akademisyenler dile getiriyor. Ben de bu çığlığı dile getirmek için bu kadar tarihin ayrıntısını anlattım. “Ey insanlar farkına varın burada neyin üzerinde oturuyorsunuz, bu yaşadığınız şehrin farkına varın, kendinize gelin” diye uyarmak ve silkelemek istedim. Tarihin bu derece detaylandırılmasına polisiye romanlarda sıkça rastlıyoruz. Bu polisiye romanda bir trend olmaya mı başladı? Polisiye bir gizemi anlatır. Polisiyede gizemli bir suç vardır. Bir cinayet işlenmiştir veya bir hırsızlık olmuştur. Esrarengiz bir olay vardır ve biz bu olayı çözmeye çalışırız. Tarihteki gerçeği bulmak da polisiyeye benzer. Cinayetin soruşturmasıyla tarihin soruşturması birbirine benzer. Bir dedektifin çalışmasıyla arkeologun çalışması birbirine benzer. Arkeolog o taşların, kalıntıların ve tabletlerin arasından tarihteki gerçeği bulmaya çalışırken; dedektif ipuçlarından, parmak izlerinden, kanıtlarından yola çıkarak cinayeti çözmeye çalışır. Polisiye ve tarih birbirine çok yakışır. Bunu Agatha Christie de daha önce romanlarında kullanmıştı. Benim için en iyi örnek Umberto Eco’nun Gülün Adı’dır. Ortaçağ’da geçen, skolastik felsefeyi eleştiren bir roman yazmıştır. Bir röportajınızda “Bir yazarın ulaşmaya çalıştığı şey başarı olmamalıdır. Mutluluk olmalıdır. Başarı dediğimiz şey aslında mutluluğumuzu oluşturan dallardan biridir. Ama bazen başarı için mutluluğumuzdan vazgeçtiğimiz olur. Bence bu tam bir felaket” demişsiniz. Sizce gelişen dünyada mutluluğun yerini başarı mı aldı? Yazar, hayatta yanlış giden her şeye karşı muhalif olmalıdır. Çağımızın felsefesi insanları tümüyle başarılı olmaya endeksliyor. “Başarılı ol, ne yaparsan yap” deniliyor. Ahlaki değerlerinden, anlayışından, mutluluğundan hatta hayatından ödün verebilirsin ama başarılı ol. Müdür ol, daha çok para kazan, bankada hesabın şişsin, daha çok alkış… Bütün bunlar bize dayatılmaya çalışılan son derece yanlış bir hayat felsefesidir. Ne yazık ki sistem bu ve insanlar onun için mutsuz, herkes onun için bir depresyon içinde yaşıyor. Bugün Batı’ya baktığımızda konfor içerisindeler. Ama mutsuzlar. Batı’ya gittiğimizde gördüğümüz en yaygın görüntü, herkesin bir ev hayvanı olması. Güzel bir şey ama, çocuk yapmıyorlar. Bu da bir seçim ama çocuk yapmadığınız zaman o bağlılığı, o empati duygusunu kaybediyor ve biri için fedakarlık yapmaktan vazgeçiyorsunuz. Başkası için iyilik yapmayan birinin mutlu olması mümkün değil. ‘KIRILMA NOKTASI MOSKOVA’DA GEÇİRDİĞİM İKİ YIL’ Moskova’da geçirdiğiniz yıllar size neler kattı? Çok fazla şey kattı. Okuduğumuz okul enternasyonal bir okuldu. Dünyanın her yerinden insanlar vardı. Öyle bir ortamda insanlığın evrensel duygulara sahip olduğunu öğreniyorsunuz. Dilleri, dinleri, ırkları ne olursa olsun insan denen varlığın insan olduğunu öğreniyorsunuz. Bütün bunların aslında temelde çok farklı şeyler katmadığını görüyorsunuz. Şefkatin, sevginin, kahramanlığın, alçaklığın, bencilliğin, ego şişkinliğinin, aptallığın evrensel olduğunu görüyorsunuz. Bunların hiçbirinin ulusu yok. Çok büyük deneyimler ediniyorsunuz. Orada farklı ülkelerden insanları tanımanın yazarlığıma çok büyük katkıları oldu. Yazarın asıl malzemesi insandır. Bir yazar ne kadar farklı insan tanırsa ve ne kadar derinlemesine insanlarla ilişkiye girerse çok daha fazla derin nitelikli karakterler yaratabilirsiniz. Ben Moskova’da yazar olmaya karar verdim, çünkü o sürece kadar politik bir aktivisttim. Fakat politikanın sınırlı olduğunu, sanatın politikadan çok daha kapsayıcı ve hoşgörülü etkinliğin olduğunu fark ettim ve bunun için yazar olmaya orada karar verdim. ‘SİS VE GECE NAMUSLU BİR FİLM OLDU’ Okuyucular okudukları kitaplardan aldıkları hazzı beyaz perdede gördüklerinde alamıyorlar. Sis ve Gece’nin filmini nasıl değerlendiriyorsunuz? Roman edebiyat türüdür, film sinemadır. Ben bir roman yazdım: Sis ve Gece. Filmin yönetmeni Turgut Yasalar bir film çekti: Sis ve Gece. Bu film benim ürünüm değil, o Turgut’un ürünü. Onu Spielberg çekseydi ya da Martin Scorsese çekseydi onun filmi olacaktı. Çekilen filmin bire bir romanla aynı olması mümkün değil. O romanı aldıkları zaman onu parçalayacaklar somuta indirgeyecekler. Sis ve Gece’de Sedat var ve herkesin kafasında bir Sedat karakteri var. Filmde Sedat’ı Uğur Polat oynadı ve çok iyi oynadı. Sis ve Gece namuslu ve dürüstçe yapılmış bir film oldu. Başka hangi romanınızın beyaz perdeye uyarlanmasını istersiniz? Bütün romanlarımın hepsi beyaz perdeye uyarlanabilir. Bab-ı Esrar’ın, Kukla’nın, Beyoğlu Rapsodisi’nin ve Bir Ses Böler Gece’nin film haklarını verdik. Şimdi İstanbul Hatırası ile de ilgileniyorlar. Bunların hepsi film olabilir. Film haklarını yapımcılar aldı ama bu iş hemen yarın olmuyor, Türkiye’de zor. Uzunca bir zamana yayılıyor film yapılması. |
Ahmet Ümit: “I am the scream of Istanbul” When we met Ahmet Ümit at his Beyoğlu Office, we felt like we have been seeing him everyday. Talking to him was like fathoming the historical riches embellishing his Works … |





























