
Yazdığı her kitapla çok satanlar listesine girmeyi başaran Ayşe Kulin, son romanında türk toplumu için tabu olan bir konuya el atıyor. Sanatçıların muhafazakâr olma lüksü olmadığını söyleyen Kulin, “bir “insanlık halini tabu eylemeyi gerçeklerden kaçmak olarak görüyorum. Bu nedenle yazdığım romanla kahramanlık değil, doğal ve doğru olanı yaptığımı düşünüyorum” diyor.
Son romanı ‘Gizli Anların Yolcusu’yla hayranlarını oldukça şaşırtan Ayşe Kulin, toplumda farklı eğilimlere sahip olanların dünyasını anlatıyor. “Tepki alacağımı biliyordum ama bundan hiç çekinmedim” diyen Kulin, sanatçıların toplumun birkaç adım önünde olmak durumunda olduğuna değiniyor. Kulin son romanıyla ilgili olarak, “Doğada dünya kurulalı beri var olan bir insanlık halini tabu eylemeyi, gerçeklerden kaçmak olarak görüyorum. Bu nedenle, bu konuda bir roman yazarak kahramanlık yaptığımı değil, doğal ve doğru olanı yaptığımı düşünüyorum” diyor.
‘Gizli Anların Yolcusu’. Kitabı okuduktan sonra, fark ettim alt alta gelmiş ilk harflerin oluşturduğu kelimeyi. Aslında kitapla ilgili bilgisi olmayanlara bir tüyo denilebilir. Özellikle mi böyle seçtiniz kitabın adını?
Evet, bu bir ipucuydu ama roman boyunca ‘gizli anlara’ yolculuk eden kişilere de sürekli atıfta bulunuldu.
Kaza sırasında çocuğunun acısını hisseden, hatta yere düşen bedeninin sesini sürekli duyan bir babayı anlatıyorsunuz. Sonrasında da karısının çektiklerini görmemek için kör olmayı, sesini duymamak için sağır olmayı dileyen bir adamı. “Yüreğimin acısını unutmak için hafızamı kaybetmeyi” diye de kendi acısını tasvir ediyor. Sizce bir insan için dayanılması zor olan acı hangisidir? Kendi acısı mı, çocuğunun mu yoksa yakınlarının mı?
En büyük acının tarifi kişilere göre değişebilir şüphesiz, fakat benim için evlat acısının önüne hiçbir acı geçemez.
Kitapta her bölümde Tekin Gönenç’in satırlarından alıntılar yapmışsınız. Hatta Bora’nın öldüğü bölümde Tekin Gönenç’in kitabından bir sayfa açık. Neden Tekin Gönenç?
Sevdiğim bir şair olduğu, seçtiğim mısraların ruhu çoğu kez anlatmak istediğim bölüme uyduğu için.
‘DÜNYAYA YAZMAK İÇİN GELMİŞİM’
Bora, içindeki zehri akıtabilmek için bir kitap yazmış. Rahatlamak umuduyla hislerini yazıya dökmüş. Sizin için yazı yazmak, yazabilmek nasıl bir duygu?
Her insanın bu dünyaya bir geliş nedeni var ise eğer, ben yazı yazmak için geldiğimi düşünüyorum.
Kendi yazdıklarınızı okuyunca ne hissediyorsunuz, eleştirici misiniz?
Bazen FÜREYA’da olduğu gibi ne kadar iyi yazmışım diyorum. Bazen de SEVDALİNKA’da olduğu gibi, keşke başka türlü yazsaydım, diyorum. Kendimi sık eleştiririm. Özellikle de aceleciliğimi. Ama ne yazık ki can çıkıyor, huy çıkmıyor.
‘SANATÇI TOPLUMUN BİRKAÇ ADIM ÖNÜNDE OLMALI’
Birçok kitabınızı okumuş biri olarak bu kitapta okurlarınızı oldukça şaşırttığınızı söyleyebilirim. Toplum için tabu olan bir ilişkiyi, aşkı, olağan bir şekilde ve kendi içindeki sıkıntılarıyla birlikte anlatmışsınız. Bu konuya ne zaman ve neden değinme kararı aldınız? Tepki alabileceğinizi düşünüp, yazmaktan çekindiğiniz anlar oldu mu?
Tepki alacağımı bildim ama bundan hiç çekinmedim. Sanatçıların muhafazakâr olma lüksleri yoktur, onlar toplumun birkaç adım önünde olmak durumundalar. Doğada dünya kurulalı beri var olan bir insanlık halini tabu eylemeyi, gerçeklerden kaçmak olarak görüyorum. Bu nedenle, bu konuda bir roman yazarak kahramanlık yaptığımı değil, doğal ve doğru olanı yaptığımı düşünüyorum.
Romanı yazmak için eşcinsellerin dünyasına yakınlaşmanız, onları dinlemeniz gerekti mi?
Yılların içinde pek çok gay arkadaşım oldu. Hallerini, duygularını anlamak için özel oturumlara gerek duymadım doğrusu. Heteroseksüel insanları ve aşklarını nasıl yazabiliyorsam, onları da aynı akıcılıkla yazdım.
‘NE VARSA KADINLARDA VAR!’
Okurlarınızdan gelen tepkiler nasıl?
Çeşitli. Beni şaşırtan, yaşlı başlı ve pek çoğu muhafazakâr sınıf arkadaşlarımın romana bayılması oldu. Bir kere daha karar verdim ki, ne varsa kadınlarda var!
‘TWITTER’DAN ELEŞTİRİ VAR’
Peki, eşcinsellerden gelen tepkiler nasıl? Onların dünyasını, hepimizin yaşadığı aşkı yaşamak için bile verdikleri savaşı anlatmanız, kapılarını okurlarınıza açmanız onları mutlu etti mi?
Dilerim çoğunu etmiştir. Twitter’a nasıl girildiğini dahi bilmiyorum ama bana söylenenlerden bazı eşcinsellerin ağır eleştirileri olduğunu öğrendim. Onların dünyasını hakkıyla anlatamamış olabilirim elbette.
Handan karakteri kadınların tehlikeli varlıklar olduğunu anlatıyor biraz da. Gözden düşünce taktik değiştirip Eda ve Derya’ya yakın duruyor. Düşmanını yakınında tut taktiği belki de bu. Biz kadınlar tehlikeli miyiz gerçekten?
İçten pazarlıklı olmak hiçbir seksin tekelinde değil. Heteroseksüel, homoseksüel tüm erkekler ve kadınlar, iyi olabildikleri ölçüde kötü de olabiliyorlar. Aşkın karşısındaki insanlık halleridir bunlar.
Kitapta Handan’la İlhami’nin arasında şu konuşmalar geçiyor: “Önce asker sonra tarikattan korku duyulduğu için kitaplar basılmadı. Şimdi de iktidar korkusu, yazıları yüzünden içerde insanlar.” Kitapların kimseden çekinmeden basıldığı günleri göremeyecek miyiz?
Ben göremeyeceğimi biliyorum. Dilerim sizler görürsünüz. Muhafazakârlığıyla övünen eğitimsiz bir toplumda gerçek özgürlüğü yerleştirmek kolay değildir.
Kitapta bahsettiğiniz yerlerin sizin için bir anlamı var mı? Bunun için ayrı bir araştırma yapmanız gerekti mi?
Gay barın dışında kalan diğer yerler (Remzi Kitabevi, D&R, Boğaz’daki balıkçı, Akmerkez’deki Home Store, Pera’daki La Brize, Babylon ve Pera’daki Etap’ın üst katındaki Mikla) pek bilinmedik yerler değil. Mikla’ya özellikle gün batımında gitmenizi çok tavsiye ediyorum, böyle bir güzellik olamaz!
‘BAZI ERKEKLER İÇİN OKUMAK UTANILACAK BİR DURUM’
Kitapta Çin’de karşılaşan iki Türk, karşısındaki çiftin kitap fuarı için orada olduklarını duyunca onlarla ilgili heyecanını yitiriyor. “Konu kitap olunca pek ilgilenmediler” diyorsunuz hatta. Sizce Türkiye’de kitaba olan ilgide gelinen son durum nedir?
Çok satan bir yazarın, “Biz kitap okumayan bir milletiz” demesi belki haksızlık olacak ama kitap satışları nüfus oranına vurulduğunda, gerçekten de öyleyiz. Özellikle erkek nüfus için kitap okumak nerdeyse utanılacak bir durum. Bana kitap imzalatmaya gelenlerin arasında tek tük genç çocuklar, orta yaşlı beyler oluyor, içimden onları öpmek geliyor sırf kitap okudukları için. Okumaya daha çok değer verildiği, zaman ayrıldığı televizyonsuz yıllarda yaşadıkları için, iyice yaşlılarda kitap okumak daha yaygın.
Çin ve Singapur’u çok güzel anlatmışsınız. Sanki kitabın o bölümünü Çin’de yazmışsınız gibi. Gerçekten oraya gidip, gördüklerinizden etkilenip kitaptaki sevgilileri Çin’de buluşturmaya mı karar verdiniz, yoksa Çin’le ilgili yaptığınız araştırmaların sonunda mı yazdınız o bölümü?
Benim çocuklarımdan biri, işi icabı ailesiyle birlikte Singapur’da yaşıyor. Singapur’a gidişlerimi torunlarımın okul tatillerine rastlatıyorum, hep birlikte o çevrede gezebilmek için. Singapur’u, Çin’i, Vietnam’ı, bu sayede gördüm, gezdim. Çin’e ilk kez 1985 yılında gazeteci olarak gitmiştim. Uzak Doğu, tanıdığım bir coğrafya.
Farklı gözüken ama üçü de aynı çıkan şallar, bu şalları üç kadının da farklı biçimlerde bağlaması… Biz kadınlar farklı görünsek de içimizde aynı mıyız? Farklı biçimlerde olsa da aynı şeyleri mi istiyoruz bu hayatta?
Metaforları her okur kendine göre yorumlar. Romanın bir özelliği de budur zaten, öykü ile okuru baş başa bırakması, her okura bir başka dünya kurdurabilmesi. Ben eşarbı simgesel olarak kullandım, okurlarım kendilerine göre anlamlar verdiler.
“Ey, İnsanoğlu, ne onulmaz bir mazoşistsin sen, koyduğun kurallarla sadece kendini incitiyorsun” seslenişi beni çok etkiledi. Hoşgörünün giderek azaldığı, iktidarın, çoğunluğun istediği kurallara göre yaşanılan bir ülke olma yolunda ilerliyor muyuz?
Ekonomik kalkınmamız, toplumsal kalkınmamızla at başı gitmiyor ne yazık ki. Yirmibirinci yüzyılın çağdaş insanını hangi eğitim sistemiyle yetiştireceğiz? Önce bu sorunun yanıtını vermemiz gerekiyor.
‘HATAMI BAĞIŞLADIM GİTTİ!’
Hayatınızı anlatan kitaplar yazdınız. Kendi yaşadıklarınızla beraber yakınlarınızın da hayatlarını okuyucularınıza sundunuz. Keşke şunu yazmasaydım dediğiniz, pişman olduğunuz bir şey var mı?
Tek pişmanlığım ilk evliliğimdir. Ama o evlilikten iki muhteşem oğlum, oğullarımdan beş harika torunum oldu, hatamı bağışladım gitti!
‘TOPLUM OLARAK VİCDANIMIZI YİTİRDİK’
Tecavüz, kadına şiddet, kadın-erkek istismarı olayları günlük haberler arasında yerini alır oldu. Verilmesi gereken cezalar verilmiyor, üstelik cezalar caydırıcı nitelikte değil. Suçluları aklamak için küçücük kızların yaşları büyütülüyor, ‘Kendi rızasıyla oldu’ gibi çirkin ifadeler kullanılıyor. Bora karakteri de bizlere cinsel istismara uğramış birinin yaşadıklarını anlatıyor. Tek çaresinin kimliğinden kaçmak olduğunu hatta bu kaçışın bile yetersiz olduğunu görüyoruz kitabın sonunda. Bu olayların önüne geçmek, ‘dur’ demek için toplum olarak ne yapmamız gerekiyor sizce?
Eğer mümkünse, yeniden vicdan sahibi olmaya çalışmak. Karabulut cinayetinde ve N.Ç olayında yargının kamu vicdanını sızlatarak, suçluları koruması (besbelli ki suçlular şu anda hükmü geçen güçlülerin ileri gelenlerindendiler) toplumda hiçbir tepki yaratmadıysa, toplumun bir vicdan sorunu vardır. Bir ahlak sorunu vardır. Önce biz ahlak ve vicdan sahibi olmalıyız ki, bizi idare edenlerden adalet talep edebilelim. Bence biz toplum olarak vicdanımızı yitirdik.
‘HUKUKUN TECELLİ ETMEDİĞİ BİR ÜLKEDE YAŞIYORUZ’
“Bir ülkede hukukun üstünlüğü yoksa iktidarın üstünlüğü hüküm sürer. Bu ülkede hep iktidarın üstünlüğü hüküm sürdü” ifadelerine yer veriyor ardından da normal bir zaman diliminde yaşamadığımızı dile getiriyorsunuz. İktidarın kendi görüşlerine karşı fikirlere sahip olanları sindirmeyi başardığını belirtiyorsunuz. Yaşadığımız zaman dilimi, gazetecilerin gözaltına alınması gibi olaylar sizi korkutuyor mu? Bu durum daha da kötüye gider mi sizce?
Benim bu dünyada yaşadığım zaman dilimi tam 70 yıl ve ben kendimi bildim bileli hukukun tecelli etmediği bir ülkede yaşadım. Hangi parti iktidarda olursa olsun, sadece sosyal hayatta değil, mahkeme salonlarında da zengin fakiri, güçlü güçsüzü, iktidar iktidarda olmayanı sürekli ezdi geçti. Hatta adalet terazisi zaman zaman ahbap çavuş ilişkilerine, hemşerilik durumlarına, seksist bakışa da takıldı kaldı. Günümüzde değişen bir şey yok. Bu beni korkutuyor mu? Hayır, bu duruma alışığım. Beni asıl korkutan ülke insanının bu duruma fena halde alışmış olması, bu durumdan rahatsızlık duymaması.
“HAYATIMDAKİ TEK PİŞMANLIĞIM İLK EVLİLİĞİM. AMA O EVLİLİKTEN İKİ OĞLUM VE 5 HARİKA TORUNUM OLDU. HATAMI BAĞIŞLADIM GİTTİ!”





























