|
İlk albümünü 1995 yılında çıkaran ve o günden bu güne 13 caz albümüne imza atan piyanist Kerem Görsev, şubat ayında yapılacak olan Grammy ödüllerinde Best Large Jazz Ensemble kategorisinde aday adayı tek Türk olarak dikkatleri üzerine çekti. Başarılı müzisyen daha önce Londra Filarmoni ve St. Petersburg Filarmoni orkestralarıyla yaptığı albümlerle yurt dışında caz müziğinde Türkiye’yi iyi bir şekilde temsil ediyor. Müzisyenlerin, ülkelerinin yurt dışındaki sesi olması gerektiğini düşünen Görsev, bu konudaki deneyimleri ve Türkiye’nin dünya çapında ses getiren caz sanatçısı olmasıyla ülkemizi layıkıyla temsil ediyor. Öncelikli olarak Londra Filarmoni Orkestrası ile yaptığınız ‘Therapy’ albümü ile 54. Grammy Ödülleri’nde Best Large Jazz Ensemble kategorisinde yarışacak olan 64 albüm arasına girdiniz*. Ülkemizin temsili açısından gerçekten önemli bir adım. Bu konuda bir şey söyleyecek misiniz? Ben yaptığım müziği Edirne’den Kars’a kadar düşünmedim hiçbir zaman. Ben caz müziği yapmaya başladığımdan beri hep diyordum ki bu bir dünya müziğidir. Dünyada caz müziği her yerde dinlenebilir. Benim albümüm 1994 yılında ilk çıktığında ismini ‘Hands and Lips’ koyduğumda insanlar bana çok tepki gösterdiler, neden albümünün ismini İngilizce koyuyorsun diye. ‘Hands and Lips’ koymamın sebebi, çok sevdiğim bir piyanist olan Eliane Elias’ın ellerinden ve gene çok sevdiğim bir sanatçının dudaklarıyla çaldığı ağız armonikasından etkilenmemdi. 1995 yılında Brezil Project adlı bir konser için açık havaya gelmişti, ben çok etkilenmiştim. O konserden sonra o parçayı yazdım, parçanın adını da ‘Hands and Lips’ koymuştum, hikâyesi budur. Şimdi albümün adı Türkçe olsa eller ve dudaklar olacak, o zaman fantezi müzik gibi bir şey olacaktı ki bu benim yaptığım müziğin tarzı değil. Yeni projeleriniz var mı? Biraz onlardan bahsedebilir miyiz? Evet, New York’ta büyük bir orkestrayla birlikte projemiz var. Şu anda üretim safhasında olduğum için elimden geldiği kadar proje üretiyorum, çünkü günün birinde nasıl olsa sütten kesiliyor insan, dünyanın kanunu bu. Onun için yapabildiğim kadar dürüst müziği, hikâyesi olan müziği yapmaya çalışıyorum. Bence her müziğin gizli bir kahramanı, bir yaşanmışlığı olması lazım ki o müzik sizi dinleyen kitleye hayal kurdursun ve mutlu etsin. Yoksa palavradan bas notayı çal, bu müzik değil. Her notanın bir felsefesi ve mânası olması lazım karşı tarafı etkilemek için. ‘Therapy’ albümünün de hikâyesi böyle başladı. Sonra yolladık Grammy Ödülü için Amerika’ya. Onlar da albümü ‘Best Large Ensamble’ kategorisine koydular, ondan sonra ilk elemeyi geçtik. Son 64 tane albümün arasına kaldı albümüm. İşte 12 Şubat’ta Grammy alınacak ve 5’e inecek, sonra o ilk 5’e girince bir ödül veriyorlar, sen de Grammy almış kadar oluyorsun zaten. Fakat bunu başarabilmek bile zor. 63 tanesi Amerikalı, bir ben Türküm ve de hepsinin arkasında Sony, Universal gibi sanatçısını destekleyen müzik şirketleri var. Beni orada kim tanır, kim oylar orası bilinmiyor işte. Ama yine de önümde böyle bir kapı açıldığı için, böyle bir network’e girdiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
‘DOĞU, AVRUPA, ŞİMDİ HEDEF BATI…’ Peki, 1999 yılında çıkardığınız albümünüz November in St. Petersburg Rusya Filarmoni Orkestrası ile kaydedilmiş, son albümünüz Therepy’yi de Londra Filarmoni ile kaydettiniz. Hep böyle yurt dışındaki orkestralarla mı çalışacaksınız? Türkiye’deki orkestralarla bir çalışmanız olmayacak mı? Onlarca konserim oldu; İstanbul, Bursa, Hacettepe, Bilkent ve Adana Senfoni Orkestralarıyla. 2012’de 2 konserim var; Biri 10 Mayıs’ta Eskişehir Senfoniyle, bir de 9 Temmuz’da Çeşme Senfoni Orkestrasıyla. Yurt genelinde birçok konser veriyorum. Benim müziğe başlamam klasik müzikle oldu. Klasik müzik kökenliyim ben, klasik müzik notalarını hiçbir zaman reddetmedim ve içimden atamadım. Benim müziğimin içinde caz ‘sound’u, caz tınıları olsa bile, ki Amerikan ritim ve armoni sisteminin üstüne ben kendi müziklerimi yazıyorum, hep böyle klasiğe bir selamım vardır, bir el sallarım. Bazı prodüksiyonlarda, mesela November ve Therapy albümlerinde de olduğu gibi bire bir klasik ve cazın buluşmasıdır. Benim trio çaldığım başka formatlarda bile hep bir klasik doku cazla buluşur. Türkiye’deki orkestralarla yurtdışındaki orkestraları karşılaştırırsak, Türkiye’deki orkestralar yurt dışındakilerle baş edebilecek güçte mi? Türkiye’de çok iyi orkestralar var; Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Hacettepe Senfoni Orkestrası gibi. Müzikte başarılı olmak için, yaptığınız işe inanarak müziğinizi yapmanız lazım. Bu sadece klasik müzikte değil, cazda da böyle diğer müzik kollarında da. Aman ben günümü kurtarayım 3 kere televizyona çıkayım, albüm çıkartayım, 5 kere gazeteciler gelsin röportaj yapsın, sokakta herkes beni tanısın gibi derdi olmamalı müziği inanarak yapanların. Bunların hepsi gelip geçici şeyler. Bu ülke için ne yaptığına bakacaksın. Dünyanın diğer memleketlerine çağrıldığın zaman Türkiye’yi nasıl temsil edeceksin, önemli olan bu. Tabii bir de başarılı olmak önemli fakat başarıya ulaşmak çok zor. Başarıya dokunmak için albümler yapıyorsunuz, konserler veriyorsunuz ve sonuçta ciddi bir mücadele etmiş oluyorsunuz. Ama tam başarıya yaklaştığınız zaman başarı gene sizden kaçabiliyor. Ve onu yakalamak için yeniden müzik ve albüm yapıyorsunuz. Bu hep böyle gidiyor; başarıya ulaşıp onu devam ettirmek böyle bir şey; belki de ona dünyada hiç kimse tam olarak dokunamamıştır.
‘BESTELERİMİ HİSLERİMDEN YOLA ÇIKARAK YAPIYORUM’ Sizin bir röportajınızda ‘benim için hayat ve caz birbirine endekslenmiş şeyler’ diyorsunuz. Müzik belki de dünyada bütün kültürleri, bütün farklı görüşleri bir noktada buluşturan tek şey. Sizin hayatınızdaki yeri nedir? Müziksiz bir yaşantı zaten düşünemiyorum. Ben annemin karnındayken müzik dinlemeye başlamışım, bizim evde hep klasik müzikler dinlenirdi. Ve ben altı yaşındayken kendimi konservatuvarda buldum. Benim ilk ciddi oyuncağım da gerçek bir duvar piyanosuydu. Yani, benim için müzik bir yaşam tarzının ötesinde. Sabah kalktığımda ilk yaptığım piyano çalışmak ve müzik dinlemektir. Benim için müzik dinlemek de çalışmak gibidir. Müziği ben hem müzik olarak dinlerim hem de ne oluyor ne bitiyor diye bir analiz ederim. Analiz ettiğim zaman müzikten fazla zevk almam, çünkü dinleyici gibi dinlemem, müzisyen gibi dinlerim. Analiz etmem lazım, kitap okumak gibi, pratik yapmak gibi bir şey benim için bazen müzik dinlemek. Dinliyorum, bakıyorum bazen neler oluyor diye. Daha sonra eskileri dinliyorum, caz tarihinde piyanistler neler yapıyormuş ona bakıyorum. Ama hiçbirini taklit etmem ben, Amerikan caz tarihi armonileri ve ritimlerine bakıyorum. Günümüzde dünyada neler oluyor neler bitiyor onlara da bakıyorum, çünkü ben bu yüzyılda yaşıyorum. Bugün yaşadığım olaylar, insan ilişkileri, tabiat olayları, Türkiye’nin sosyo- ekonomik durumu ve dünyanın durumu beni etkiliyor ve bu etkiler benden müzik olarak çıkıyor. Yeni müziklerin alt yapısı genelde Amerikan armoni sistemine dayanıyor ve o ritimlerde artık keşfedilecek bir akor da kalmadı. Benim yeni akımlarla fazla aram yok, açıkçası ben hâlâ enstürmantisliği seven bir insanım. Kızınıza yaptığınız ‘Existence’ adlı bir albümünüz de var. Bunun da hikâyesini anlatabilir misiniz? Kızım Nisan 2000 doğumlu. Doğduğu zaman çok küçük olduğu için bir süre kızımı kucağıma alamadım. Fakat o sürede hep inceledim onu, 1.5 sene analiz ettim. 2002’nin 10 Nisan’ında onun doğum gününde stüdyoya girdim ve ‘Existence’ albümünü kaydettim. O albümün içindeki bütün bestelerim Nisan’ın şekillere çıkardığı sesler, oyuncakların isimleri, arkadaşlarıyla oyun oynadığı süreçteki seslerden çıktı. ‘Existence’ albümüm tamamen kızımı izleyerek yaptığım bir albüm. Çok enteresan bir albümdü, o dönem onu hissederek yazmıştım.
‘BACH’IN MEZARDA KEMİKLERİ SIZLADI’ Peki, farklı tarzların bir araya getirilmesine ne diyorsunuz? Mesela geçenlerde yapılan Flying Bach etkinliğinde break dansla klasik müzik bir araya getirildi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bach dünyadaki müziğin en iyilerinden biridir. Belki de Bach’ın müziğinin break dansla birleştirilmesinden sonra Bach’ın mezarda kemikleri sızladı. Müzik eleştirmenleri şiddetli bir şekilde tenkit ettiler, bazıları da çok güzel buldular. Fakat bunun altında şu var: Dünyada müzikte tekrar var ama üretim yok. Müzikte güzel melodiler bulunamıyor, bir sıkıntı ve tembellik var. Bu yüzden artık herkes oturuyor evinde, bilgisayarla müzik yapıyor. Ondan sonra onun çıktısını alıyor ve kendi yaptığı müziği kendi bile çalamıyor. O zaman sen yapmaya çalıştığın müziği etüt etmiyorsun, pratik yapmıyorsun ve yaptığın şeyi çalamıyorsun. Notaları dijital ortamda gösteriyorsun ve yazdırıyorsun sadece. Halbuki beste öyle yapılmaz. Benim piyanomun üstünde kurşun kalemlerim, silgim, kalemtıraşım, nota kâğıtlarım duruyor. Notalarla bire bir çalışarak yazdığım zaman, o benim otomatikman beynime ve hücrelerime giriyor. O zaman ben onu daha rahat yazıp daha rahat çalabiliyorum. Böylece notalarım daha samimi ve akustik bir müzik halini alıyor. Bu sistemle çalışanların fişini çeksem ne olacak, konserde elektrik gitse ne olacak, piyanonun sesi çıkacak sadece! Öğrenciliğiniz sırasında agresif olduğunuz için piyano bölümünden keman bölümüne alınmışsınız. Keman bölümünden de viyola bölümüne alınmışsınız ama siz tekrar piyanoya dönmüşsünüz. Ben esasında 1967 yılında konservatuvarın piyano bölümüne girdim. 4 sene Rana Ersan’ın talebesiydim. Sonra beni piyanoda agresif ve sert buldukları için kemana geçirdiler. Keman daha naif bir alet, beni neden kemana geçirdiler anlamadım. 4 sene kadar keman çaldıktan sonra dediler ki bu keman da biraz sana sert geliyor, haydi seni viyolaya alalım. Ama benim içime o zaman zaten caz virüsü düşmüştü. Ondan sonra piyano her zaman vardı ve ben kendi kararımı cazdan yana verdim. Bill Evans dünyadaki en çok sevdiğim piyanistlerdendir, 89 tane albümü var bende. 1975 yıllarında onun plaklarını dinlemeye başladım ve o virüs girdi içime; o gün bugün çıkmadı, ölene kadar da çıkmayacak. Ben bu müzik türünü çok seviyorum, caz benim için ilk görüşte âşık olmak gibi. Karşı cinsten birini görürsünüz, kalbiniz atar, avuçlarınız terler, heyecanlanıp onu düşünmeye başlarsınız. İşte benim için caz böyle bir şey. Peki, hiç caz dinlememiş birine bu müziği sevdirmek istesek kimi dinletebiliriz? Bu müziği sevmek isteyen vokal cazından başlayacak. Nate King Cole, Ella Fitzgerald gibi caz sanatçılarını ve büyük yaylı orkestraları dinleyecekler. Sizce Türkiye’de caza ilgi artıyor mu? Her yerde caza ilgi artıyor. Ne ekersen onu biçersin, televizyonlarda caz programları artıyor, radyolarda caz saatleri yapılıyor; tabii bunlar da insanların cazı sevmesini etkiliyor. Bir caz kulübünüz vardı o kapandı mı yoksa hâlâ devam ediyor mu? Aslında iki tane vardı. Bir tanesi 1998 yılında reasürans çarşısının altındaydı, onu kapattık. Sonra tekrar 2005 yılında Ortaköy Jazz Center’ı açtık arkadaşlarımla. 2-3 sene sonra ben bu işleri yapamayacağıma karar verdim, çünkü enerjim bitiyordu, müziğe enerjim kalmıyordu. Ortaköy Jazz Center’daki başarılı bir şekilde hâlâ devam ediyor. Peki, siz günde kaç saat piyano çalıyorsunuz? Benim hiç öyle bir şeyim yoktur. Canım istediği zaman otururum, biraz ısındıktan sonra beste çalışmaları yaparım. Zaten bu aralar projelerimi çalışıyorum sürekli. Bir gün piyano çalamazsanız, ne olur? Seviyorum piyanoya dokunmayı, bir günden bir şey olmuyor ama birkaç gün geçince bir sinir ve asabiyet oluyor. Onu ben de frenleyemiyorum. Mümkün olduğu kadar tatil yerine gidiyorsam önceden soruyoruz, otelinizde piyano var mı diye. Yazlığımda piyano var zaten, orada da istediğim zaman çalışıyorum. Ama piyanodan 3-4 gün uzak kaldığım zaman eşim hep mutsuz ve gergin olduğumu söylüyor. Ve doğrudur bu, benim piyanoya dokunmam lazım.
‘POSTACININ MEKTUBU ÇANTASINDAN ÇIKARTTIĞI AN BİLE KEYİFLİYDİ’ Bir röportajınızda romantizm öldü ve müzik de romantizmden beslenir diyorsunuz... En basit bir örneğini vereyim; bu telefonlarda mesajlar, e-mail falan yokken ne yapıyorduk? 80’li yılların ortalarında eşim Amerika’daydı. Mektup yazıyorduk birbirimize, kalemle falan, zarfın içine koyuyorduk. O mektup eşimin 10 gün sonra eline ulaşıyordu, o bana cevap yazdığında aynı şekilde gene beklerdim. Anlayacağınız üzere, o duygularımızı birbirimize aktarmak için zaman gerekliydi ve beklemekten dolayı bir heyecan olurdu. Postacının mektubu çantasından çıkarttığı an bile keyifliydi. Şimdi bakıyorsunuz, gençler anında mesajlaşarak bütün işlerini hallediyorlar, duygu olmuyor, mekaniklik oluyor artık o. Şimdi aynı şey müzikte de var artık. Ama piyanoda hiçbir zaman mekanik olamazsınız, duygunuzu bire bir piyanoyla anlatabilirsiniz. Ben elektronik aletlerle müzik yapmıyorum, keyboard kullanmıyorum. Londra ve St. Petersburg Orkestrası ile stüdyoya hepimiz aynı anda girip çalıyoruz. Öteki türlü önce sen çal, ondan sonra öbürü girip onun üstüne çalsın; bu samimi bir müzik olmuyor. Duygular ve samimiyet benim için çok önemli. Duyguları öldürmemek için de geleneklere bağlı olmak lazım.
‘SİGORTALI OLMANIN RAHATLIĞINI YILLARDIR YAŞIYORUM’ Son olarak bir de bizim sektörümüzle ilgili bir şey sormak istiyorum. Konserlere giderken yanınızda götürdüğünüz müzik aletleriniz, çok değerli olan enstrümanlarınızın oradan oraya taşınırken zarar görme olasılığı yüksek. Siz aletlerinizi sigortalıyor musunuz? Onlardan önce benim, eşimin ve kızımın sağlık sigortası, yaşam sigortası var. Evlerimizin sigortası, arabalarımızın kaskosu var, hatta kredi kartım bile çalınmaya karşı sigortalı. Biz sigortaya ciddi bir şekilde para ödüyoruz, bence sigorta çok önemli bir şey. Verdiğiniz para boşa gitmiyor. Müzik enstrümanlarıma gelince, onları ben evimden çıkartmam. Benim anlaşmalı olduğum şirket var, onlar da taşıma işlerini kendi şirketlerine yaptırıyorlar. Kullandığım bütün aletler sigorta kapsamında, bence şakası yok bu işlerin. Türkiye’de zorunlu deprem sigortası yaptırma oranı bile çok düşük. Ama tabii bunların hepsi eğitimle alakalı. Benim araçlarım 30 senedir sigortalı, şükürler olsun bir şey olmadı ama ya olsaydı? Ben aracımın sigortalı olmasının verdiği rahatlığı yıllardır yaşıyorum.
*Röportaj yapıldığında Kerem Görsev Grammy’de aday adayıydı, ancak ilk 5’e kalamadığı daha sonra belli oldu. Röportaj Kasım ayında arkadaşımız Gözdem Ersözlü tarafından yapıldı.
|