Ali Erül

“Seçimler”

YOK birkaç hafta sonraki seçimler değil yazacağım. Günlük yaşamın her anında, her yerinde karşımıza çıkan seçimler. Çay mı kahve mi, pide mi lahmacun mu, E5 mi Çevre Yolu mu, ekose mi pöti kare mi, Bodrum mu Çeşme mi gibi seçimler. Daha doğrusu sürekli bir seçim yapma durumu, zorunluluğu ve belki de bağımlılığı.

Eskiden daha az seçim yapıyorduk çünkü bazı şeyler kıttı ve tekti. Arabanla karşıya geçeceksen Üsküdar – Kabataş Araba Vapuru dışında bir yol yoktu. Tuzla’ya sadece “Ankara Asfaltı”ndan gidilirdi. Moda’da balık yemek istersen “Koço”dışında seçenek yoktu.

Mesela okuyacağın okulunu seçemezdin. Eğer o yıllarda sayıları çok az olan özel okullardan birine gidecek paran varsa belki bunlardan birini seçerdin, yoksa mahallendeki devlet okuluna giderdin. Ev alışverişi için bakkala giderdin, manava giderdin, çünkü market yoktu. Futbol seviyorsan Dolmabahçe Stadı’na gitmek zorundaydın çünkü tüm takımlar orada maç yapardı. Televizyon izleyeceksen de TRT dışında bir seçenek yoktu, TRT 1 bile değildi o yıllarda. Müzik seviyorsan dükkân dükkan dolaşmazdın, “plakçı/kasetçi”ye giderdin, kaset doldurturdun sevdiğin şarkılardan.

Sonra koşullar değişti, ülke dünyaya açıldı, dünya da dönüşüyordu o yıllarda, kitaplar ve dergilerde gördüğümüz, filmlerde karşılaştığımız ürünler, markalar, hizmetler, mağaza zincirleri birer birer gelmeye başladı ülkeye.

Ve o yıllardan itibaren seçme sorunumuz başladı. O burgerci mi bu mu, o jean markası mı diğeri mi, o dijital platform mu öteki mi gibi.

Birden çok seçenek arasında karar vermek biz tüketicilere ek bir beyin egzersiz süreci, araştırma ve referans alma gereksinimi gibi külfetler getirirken ürün ve hizmet sağlayıcılar için de karar verme sürecinde tüketiciyi kendi saflarına çekecek strateji ve taktikler geliştirme zorunluluğunu ortaya çıkardı.

Seçenekler arasından her zaman en uygununu ve/veya en ucuzunu bulmak mümkün olmadı doğal olarak. Ama bazen seçimlerini gururlarına yediremeyenler ya markanın gücüne ve namına sığındılar, ya da bazen paralarını diğerleri gibi çarçur etmedikleri ile avunup niteliksiz ürün ve hizmetlerle yetinmek durumunda kaldılar.

Sanıyorum burada en önemli konu kalitenin nasıl algılandığı. “Kalite bir ürün ya da hizmette beklenen karşılığın alınması durumudur”benzeri bir tanımlama var çok katıldığım. Bu tanıma bir de “kişinin bütçesine uygun”diye bir ekleme yapıldığında daha da etkili oluyor bu tanım diye düşünüyorum; yani atalarımızın “ayağını yorganına göre uzat”uyarısı çok önemli yaptığımız seçimlerde.

Tabii günlük yaşamların yıpratıcı temposunda, hele bir de buna rekabet, reklam ve tanıtımlar, aile ve çevre etkileri de eklenince bireyin rasyonel bir karar alması, tercihlerde bulunması çok zor hale geliyor.

Bir önceki yazımın konusu olan “Lagom”felsefesi belki de iyi bir çıpa bu zorluklar içinde. Yani “Ne çok fazla ne çok az, yettiği kadar”prensibi.

Bu yettiği kadarın bir başka faydası da kişinin neden daha fazlasına sahip değilim diye kendine gereksiz dertler edinmezken yettiği kadarı ile yaşamını hiçbir şeyin eksikliğini hissetmeden sürdürebiliyor olması. Yani kafa rahatlığı, ruh dinginliği, yetme ve yetebilme duygusu.

Davranış ve tutumlar kendi tercihimizdir. Mutlu olabilme isteği ve çabası da öyle. Olaylara ve gelişmelere olumlu bakabilmek de bir tercihtir. Nezaket ve düşüncelilik de hakeza aynı şekilde. Namuslu olmak, ahlaklı olmak, dürüst ve doğru olmak tutarlılık ve süreklilik gerektiren ve buna karşın son derece tatmin edici seçimlerdir. Tıpkı yapıcı olmak, araştırıcı ve geliştirici olmak gibi.

Karşılık beklemeden, almadan vermeyi bilmek de bireyin kendi başına yapabileceği bir seçimdir.

Saygı ve sevgi de benzer kolaylıkta ve rahatlıkta yapılabilecek seçimlerdir. Ama şu kesin ki bizi biz yapan yaptığımız seçimlerdir. Düşünerek seçelim, aklımızı kullanarak seçelim.

Görüşmek üzere.

29 Mayıs 2018

İlgili Haberler

Yazarlar