Ali Erül

Yürümek üzerine…

Geçtiğimiz ay hafta arası bir yemek programımız vardı arkadaşlarla. Buluşma saati 20.00. Gidilecek yer de ofisime yaklaşık 4 km mesafede bir lokanta. Saat 18.45 gibi işim bitti ofiste. O saatte araç ile oraya gitmek 15 dk en fazla, ama çıkmak için de çok erken. Arada bir yerlere gidip yapacak bir işim de yok. “En iyisi yürüyeyim” dedim, zaten epeyce bir süredir daha fazla yürümek için bahaneler üretip ortamlar yaratıyorum kendime. Baktım yürüyüş süresi 35-40 dk civarı, 19.15’e kadar bir şeylerle oyalanıp çıktım ofisten.

Başlangıç ile bitiş noktası arasında en az altı kez kaldırım değiştirmek zorunda kaldım yolun uygunsuzluğundan. Bu dört kilometrenin en az bir kilometresini de yoldan yürümek zorunda kaldım benzer nedenlerden. Kaldırımların darlığı nedeni ile yarım düzine ağaca ve birkaç kişiye çarptım yürürken. Bu arada kaldırımdan giden iki-üç motosiklete de tepki gösterdim.

Kaldırımda olduğum kısıtlı zamanlarda yürümeye uygun görünüyor olsa da çok az bir kesim hariç tamamında da bir seviye ve homojenlik sorunu olduğunu gözlemledim, yani yürürken önünüze dikkatlice bakmazsanız biçimsiz bir taş, beklenmedik bir meyil ya da çukur, ya da park dubası yüzünden tökezlemeniz, hatta sakatlanmanız dahi olası. Bunların yanında sokak lambaları ve aydınlatmalarının yetersizliği de hem işi zorlaştıran, hem de kazaları artıran bir diğer unsur.

Tabii gün yağışlı bir gün ise kaldırımda oluk oluk akan ya da yollarda biriken sular ile yapılacak mücadeleyi de göz ardı etmemek gerek.

Dolayısı ile İstanbullunun konforlu yürüyüş alanları hala Belgrad Ormanı, Bağdat Caddesi ya da altındaki sahil yolu, Boğaz’ın belli bölgeleri ve diğer tek tük parkurlar ile sınırlı ne yazık ki.

Oysa mesela Viyana, Amsterdam, Londra veya Gent’te her yere yürüyerek, yıpranmadan, ıslanmadan ve kirlenmeden ulaşabiliyorum, bazılarında günde en az 15 km yürüyerek üstelik. Aynı durum gittiğim hemen tüm Avrupa ülkeleri için de geçerli neredeyse. Hal böyle olunca da oralarda yürümek keyif oluyor, insan ne kadar, ne süre ile yürüdüğünü ancak saatler sonra bacakları ağrımaya başladığında fark edebiliyor. Burada ise yürümek azim, sabır ve hazırlıklılık gerektiren bir şey. Bir de bu koşullar altında cesaret tabii!

Yayaya saygı yok. Yayayı düşünen, koruyan bir yol planlaması yok. Kendisi de yaya olan dükkan çalışanı günün herhangi bir anında önündeki kaldırımı su ve sabuna boğuyor mesela, ya da bir başkası ağzındaki sakızı atıyor kaldırıma. Gece geç gelen bir sürücü birkaç metre fazla yürümemek için çekiyor aracını kaldırıma. Yer altı çalışması yapan sucu ya da telefoncu kazdığı çukuru doğru dürüst ve güvenlikli bir şekilde kapamadan gidiyor oradan. Balkon temizleyen ya da saksı sulayan ev hanımı bocalıyor yukarıdan aşağı o pis suları.

Uygarlık sadece kaldırımların yüksekliği ya da vatandaşların trafik görevlileri ve işaretlerine ne kadar riayet ettiği değil, bir bütün olarak tüm düzenin yayayı ne kadar ön plana aldığı ve önemsediği aslında.

Ayrıca konu sadece uygarlık ve insan hakları da değil. Doğru dürüst, rahatça ve istediğimiz zaman sorunsuz bir şekilde yürüyebilmek bir sağlık konusu da aynı zamanda. Yemeleri, içmeleri bizden hiç de az olmayan birçok Avrupa ülkesi vatandaşının bizden çok daha fit ve sağlıklı görünmelerinin sebebi de bu kanımca. Yediden yetmişe her an yürüyorlar, koşuyorlar, bisiklete biniyorlar.

Yürümek gerek, yürümeyi istemek ve bunu bir hak olarak görmek. İnsan yürüdüğü zaman etrafını keşfeder, bir aracın içinde ya da metroda iken görmediği şeyleri görür. Yürüyen insan düşünür, kendini dinler, sorunlarını çözer hatta. Yürüyen insan diğer insanları görür, onlarla iletişime girer ve içinde olduğu toplumu ve çevresini daha iyi tanır.

Sözün özü her fırsatta yürüyün ve yürümek için fırsat yaratın, yolda her zaman öncelikli olduğunuzu, bunun hakkınız olduğunu hissedin ve hissettirin. Zamanınız varsa size her yer yürüme mesafesindedir.

Görüşmek üzere.


ALİ ERÜL
alierul@gmail.com

 

3 Kasım 2017

İlgili Haberler

AvivaSA’dan Türkiye’nin 10 yılı araştırması: %67, çocuklarının geleceğine garanti istiyor

AvivaSA, 10. yıl iletişim çalışmaları kapsamında “Türkiye’nin 10 Yılı” araştırması ile geçmiş ve gelecek 10 yıla ışık tuttu. Araştırmaya katılanların %67'si gelecek 10 yıl içinde “çocuklarının geleceklerini garanti altına almanın” ilk tercihleri olduğunu belirtti. Geçmiş 10 yıla ilişkin “Ah Keşke!” denen şey ise, en yüksek oranda (%34) “Keşke boş zamanlarımı daha dolu dolu geçirseydim” oldu. Araştırmada ayrıca, son 10 yıl içinde, Türkçe pop şarkısı ve şarkıcısı, Türk filmi, Türk dizisi, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu ve Türk sporcusu gibi alanlarda, Türk insanının en başarılı bulduğu isimlere de yer verildi. Tarkan, Kenan İmirzalıoğlu, Arda Turan, Ali Sunal isimleri ve Recep İvedik filmi ile Diriliş Ertuğrul dizileri ilk sırada yer aldı.

“Dünyanın yarısının kullandığı işletim sistemindeki güvenlik açıklarına dair rapor trende unutulur ve…”

Lloyd’s ve Cyence tarafından yayımlanan siber risk raporunda siber saldırıların mevcut sonuçlarını daha iyi anlamak için iki senaryo üzerinden ilerleniyor. İki senaryo da, siber saldırılara karşı alınan önlemleri sağlamlaştırabilmek için analistlerin hayal güçlerinin bir ürünü. Oldukça ilginç olan bir senaryoya göre, bir siber güvenlik analisti, içinde küresel piyasanın yarısı tarafından kullanılan bir işletim sisteminin güvenlik açıklarına dair raporu trende unutuyor. Bu rapor “derin web” üzerinden satışa çıkarılıyor. Birisi de sistemdeki açıkları kullanarak maddi kazanç sağlamak amacıyla raporu satın alınıyor.

Yazarlar