Ali Erül

“Basarım geçerim”

ÖĞLEN yalnız kalıp aklımdaki konuları toparlamak için ofise yakın bir restorana gittim. Siparişimi verdim, yemeğimi beklerken Yapılacak İşler listemi güncellemeye başladım. Birkaç masa ötede iki kişi oturuyordu ve ikisi de ayrı kişilerle telefonla konuşuyorlardı. Temiz ve pahalı olduğu bariz olan kıyafetler, marka denilecek cinsten. Masanın abisi görüntülü olanı telefonda konuştuğu kişiye hararetle bir şeyler söyledikten sonra “…basarım geçerim…” diyerek sonlandırdı konuşmasını.
İlk kez duymam değil bu ifadeyi. Son aylarda birkaç farklı ortamda duydum basıp geçenleri. Arkama bakmadan giderim, umurumda değil, parası neyse öderim, “önümüzdeki maçlara bakacağız” filan gibi kullanımları var anladığım.
Bu umursamamak, her ayıbın para ile örtülebileceği güvencesini özümsemek, bir ortamda kalıcı olamamak son dönemlerin hızla büyüyen bir kültürel eğilimi.
Gecelik ilişkiler, özgeçmişlerde düzinelerce şirket ismi, her yıl cep telefonu değiştirmeler, yaşamak ve keyif almaktan çok salt göstermeye dayalı anlar filan da aslında benzer durumlar.
Yolumun üstündeki bir büfenin vitrininde “Since 2014” (“2014’ten beri”) yazıyor mesela. Piyasada 5 yıl kalabilmek kolay değil kabul ediyorum ama hiç mi rahatsız etmiyor seni hepsi hepsi beş yıldır o işi yapıyor olmak.
Atalarımız göçebe imiş. O sayede türlü uygarlıklar kurmuş, farklı yerleri görmüş, türlü kültürlerden etkilenmiş ya da yerleşik kültürleri etkilemişler. O göçebelik bu coğrafyada türlü şekillerde devam ediyor belki hala ama can sıkan konu ruhların, karakterlerin, değerlerin göçebeliği. Dün doğru dediğine bugün yanlış demek, dün dost gördüğünü bugün düşman ilan etmek, dün güzel bulduğunu bugün çirkin diye etiketlemek.
Eminim ki kendi evinde çok daha düzenli ve özenli olan bir insan çalıştığı iş yerine ya da hafta sonunda gittiği piknik alanına aynı özeni göstermiyor. Özel yaşamında son derece iyi huylu olan bir kişi iş hayatında ya da sosyal bir ortamda tahmin edilemeyecek kadar geçimsiz biri haline dönüşebiliyor.
Artan bir şekilde “benden sonra tufan” davranışları izliyorum insanlarda. Ve çoğunlukla bunu yapan insanlar aslında tutumlarının doğru olmadığını bilebilecek insanlar. Bazıları ile konuşma olanağım oluyor ve aktarıyorum düşüncelerimi. Bazıları ile konuşup geriliyoruz karşılıklı. Bazıları ile de konuşmaya bile gerek olmadığını görüyorum ne yazık ki.
1980’lerde bir kültür değişimi yaşandı buralarda. Takip eden yıllarda geçici refah dönemleri bireysel yaşamların iyileşmesine yol açtı. Sahip olunanlar, görüp yaşanılanlar, istenilip hedeflenenler farklılaştı. Ama öte yandan ilişkiler yozlaştı, sözler zayıfladı, tutumlar sarsıldı. Benim de bazı açılardan desteklediğim bireyselleşme toplumun düzeni ve huzurunu bozacak ölçüde egemen oldu. Ve ne yazık ki empati, düşüncelilik, sorumluluk, vicdan azabı, görgü vs…şarjlar bitmek üzere.
“Ben bunu nasıl yaptım?”, “benim gibi bir insana yakışmıyor bu!”, “dostlarımın, ailemin yüzüne nasıl bakarım”, “aynı şey benim başıma gelse ne tepki verirdim?”, “akşam yastığa kafamı rahat koysam yeter” baloncukları görünmüyor artık.
Aptallık, eğitimsizlik, bencillik filan bir derece hoş görülebilir belki ama çağdaş ve akıllı insan görünümündeki ya da kendini öyle sanan bireylerin çevrelerine ve geleceklerine verdikleri zarar düşünüldüğünden çok daha fazla ve kısa vadede ne yazık ki çözümü yok bu illetin.
Bunun için belli bir yaşın üstündeki insanların geçmişe özlemi. Bunun için belki yıllar sonra eski arkadaşlarla bir araya gelmek. Bunun için çocukluğumuzun sokaklarında dolaşıp tanıdık yerler ve yüzler aramak.
Ekonomi, politika, teknoloji bir yere kadar. Esas ve öncelikli olan kendini, çevresini ve toplumu geliştirip ileri götürecek bireyler yetiştirebilmek. Bireyler iyileşmedikçe toplum bir yere gidemez.
Herkes “basar geçer”, geride kalanın canı çıkar, sonunda aslında herkes arkada kalmıştır, arkaları toparlamaya da hiçbir ekonomik güç, hiçbir politika ya da hiçbir teknoloji yetmez.
Görüşmek üzere.

1 Ekim 2019

İlgili Haberler

Yazarlar