Eşber Erülgen

Yüksek ateşin getirdikleri

DEDEM Miralay Hüseyin Recai Bey Muş’un güneyinde Kop Dağı Muharebesinde 1 Temmuz 1332’de şehit olmuş ve bulunduğu yere gömülmüş. Oralı dostlar kanalı ile araştırdık. Şehir dışında, meskûn olmayan bir yerde ŞEHİT EVLİYA diye anılan bir yatır olduğunu, bu türbenin dedeme ait olmasının muhtemel olduğu bilgisini aldım. Teyidi imkânsız…
Bir miras meselesi nedeniyle babaannemin babası Mehmet Rauf beyin eşi yani babaannemin annesinin nüfusta hayatta (!) görülmesi nedeni ile yapılan geniş taramada kabirlerini bulamadık…
Babaannem ve ikinci oğlu (amcam) Dz. Alb. Ahmet Hayrettin beyle birlikte Edirnekapı Şehitliğinde.
Babam Mehmet Sadi bey 1945 yılında görevi nedeni ile bulunduğumuz Mersin’de vefat etti. O zamanki adı ile, görevli olduğu Deniz Gedikli Mektebi yetkilileri anneme, “biz gereken her şeyi yapıyoruz” garantisi vermişler. Yıllar sonra ablam gittiğinde, satın alınmayan mezarların belirli bir süre sonra istimlâk edildiğini öğrenip kahrolmuştuk.
Annem ve ağabeyim Recai bey, Karacaahmet’teler…
Konu hiç hoş değil belki ama, belirli bir yaştan sonra, adı konulup bir ilâç tedavisi uygulanamayan alt tarafı bir bağırsak enfeksiyonundan iki ay eve kapanıp duvar seyrederken, birçok şey gibi mezar da düşünülüyor..
O günlerde Prof. Dr. İlber Ortaylı, İstanbul’un büyük arkeolojik değere sahip mezarlarının nasıl ticarî ve diğer (!) amaçlarla talan edildiğini, üçte iki sayfalık bir yazı ile “üstü kapalı” anlatıyordu. Onunki ilmî, bizimki ferdî bir dert. Bir aile mezarlığına sahip olamamak meğerse önemliymiş.
Felsefenin dünyada mekân bölümünü muhafaza edememiştik. Aile ve dost dayanışması ile sahip olunan mekânı, ancak hayatı idame ettiren ekstrasız(!) gelirle devlet memurluğunda neyse de, patron şirketinde her şey gözümün önünde gelişirken de, zorlukla, emekli olana kadar muhafaza edebildim. Sonrasında mekânın bedeli de, iniş çıkışlı ekonomik şartlara on beş sene dayandı.
Duvarlara bakarken, felsefedeki ahirete gitmek bölümü için de bir mekâna ihtiyaç olduğunu idrak ettim..
Ve düşündüm;
İstanbul’un genel nüfusu: 15.067.724
İstanbul doğumlu: 2.137.116
Diğer illerden: 11.925.610
Yurt dışından: 458.702
Suriye uyruklu: 546.296
İstanbul doğumlu olmayan 12.930.608 fahrî hemşeri, Allah geçinden versin, vefat ettiklerinde doğdukları illerde veya memleketlerinde toprağa verilseler.
Biz (İstanbullular) da yaşarken istediğimiz yerdeki mekânı muhafaza edemiyoruz bari, istediğimiz kabristana gömülme imkânına sahip olsak gibi ütopik fikirlere ulaştım. Bu arada, zaman zaman ateşimin yükselmiş olabileceğini de hesaba katmak gerekir…
Neyse bu hayaller vesilesiyle zavallı İstanbul’umuzun sosyal çehresini ve gayrimenkul değeri ve kirasından başlayıp yiyecek, içecek, giyecek, akla gelen gelmeyen ihtiyaç maddeleri ve mezar fiyatına kadar pahalılığından; dünyaca meşhur trafik zorluğundan, otopark rezaletine; hırsızlık, soygunculuk gibi adî suçlardan; insan hayatını hiçe sayan uyuşturucu ticaretinden, kadın ticareti gibi yüz kızartıcı suçlara kadar tüm melâneti bünyesinde barındırmasının, galiba bu nüfus karmaşasından kaynaklandığını da anlatmaya çalıştım.
Sürçü lisan etti isek yüksek ateştendir, affola…

BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?
Vücut ısısı yükseldiğinde, yüzerken de terlenir.

29 Ağustos 2019

İlgili Haberler

Yazarlar