Oğul Doğa Gökşin

“Olası İstanbul depreminde en kötü senaryoda can kaybı 500 bin kişi olabilir”

Olası İstanbul depreminin yaklaşık 25 milyon insanın yaşadığı 11 ili etkileyeceğini belirten Yıldız Teknik Üniversitesi Doğa Bilimleri Araştırma Başkanı Jeolog Prof. Dr. Şükrü Ersoy, “En kötü senaryo, 1509 yılında İstanbul’da yaşanan depreme benzer bir depremin tekrar etmesi. 7.7 büyüklüğündeki bu deprem üç tane Gölcük Depremi anlamına geliyor. Bu deprem bugün gerçekleşirse 80 bin bina yıkılabilir. Minimum 150 bin insanın ölmesi anlamına geliyor. Bu sayı 500 bine kadar çıkabilir” diye konuştu.

19 Ağustos 1999’da meydana gelen Gölcük Depremi’nin üstünden 19 yıl geçti. Meclis Araştırması Raporu’na göre depremin etkilediği 8 ilde 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti. O dönem yapılan tahminlerde İstanbul’u vuracak depremin 30 yıl içinde gerçekleşeceği ve 7’den büyük bir şiddette olacağı belirtilmişti. Türkiye’nin ve İstanbul’un deprem sınavı başlamıştı. Aynı acıların bir daha tekrarlanmaması için gerekli önlemler alınmalı, deprem sonrası yaraların daha hızlı sarılması için afet yönetimi konusunda iyileştirmelere başlanmalıydı.

Gölcük ve Düzce depremlerinin meydana geldiği 1999 yılında Türk halkının en çok duyduğu cümlelerden ilki “Deprem öldürmez, bina öldürür” ifadesiydi, ikincisi ise yıkık binaların altında bir umut arayan “Sesimi duyan var mı?” sorusuydu. Bu iki deprem Türkiye’de afet yönetimi ve koordinasyonu alanında dönüm noktası olurken
19 yıl içinde afet öncesi ve sonrasını içeren bir dizi düzenleme hayata geçti. Kızılay’da hızlı bir şekilde değişime ve iyileştirmeye gidildi. 2000 yılında zorunlu deprem sigortası havuzu olarak Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) ve 2009’da Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) kuruldu. 2012 yılından itibaren “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ile birlikte kentsel dönüşüm kavramı ülkenin gündeminde yer almaya başladı.   

Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Doğa Bilimleri Araştırma Başkanı Jeolog Prof. Dr. Şükrü Ersoy, 19 yılda gelinen noktayla ilgili değerlendirmelerini Sigortacı Gazetesi’ne anlattı. Durumun ciddiyetini “Hepimiz aynı gemideyiz, birlikte batabiliriz” sözleriyle ifade eden Prof. Ersoy, “1509’daki İstanbul depreminin aynısı bugün gerçekleşirse 80 bin bina yıkılabilir. Bu, minimum 150 bin insanın ölmesi anlamına geliyor. Bu sayı 500 bine kadar çıkabilir. Geriye kalan 2,5 milyon insana geçici konaklama noktalarında günlerce, belki iki yıl bakmak zorunda kalacağız” dedi. Deprem ve tsunami uzmanı Prof. Dr. Ersoy’un konuyla ilgili açıklamaları özetle şöyle: 

‘EN KÖTÜ SENARYOYA GÖRE 500 BİN İNSAN ÖLECEK’

“En kötü senaryo, 1509 yılında İstanbul’da yaşanan depreme benzer bir depremin tekrar etmesi. 7.7 büyüklüğündeki bu deprem üç tane Gölcük Depremi anlamına geliyor. Bu deprem bugün gerçekleşirse 80 bin bina yıkılabilir. Minimum 150 bin insanın ölmesi anlamına geliyor. Bu sayı 500 bine kadar çıkabilir. Geriye kalan 2.5 milyon insana geçici konaklama noktalarında günlerce, belki iki yıl bakmak zorunda kalacağız. Yabancı ülkeler gelecek, ‘Konutlarınızı yapalım, yardım edelim’ diyecekler. Ama bu ekonomik bağımlılık getirecek. Sizin pasaportunuzun üzerinde TC yazacak ama siz tamamen yabancı ülkelerin etkisi altında kalacaksınız. Bunu savaş değil, afet sayesinde yapmış olacaklar. Bu milli güvenlik sorunu değildir de nedir?” 

“İstanbul’a sayısal olarak baktığımızda 16 milyona yakın nüfus var. 4 milyon konut var. Bu zaten afet anında yönetilmesi için bir zorluk yaratıyor. Bunu Marmara geneline yayarsak deprem 11 ili etkileyecek. Depremden etkilenen nüfus 25 milyonun, konut sayısı 6 milyonun üzerine çıkacak. Türkiye üretiminin, sanayisinin, gayri safi milli hasılasının büyük bir kısmının Marmara Bölgesi’nde olduğunu düşündüğümüzde bu olay bir afet sorunu değil, bir milli güvenlik sorunu.” 

‘MARMARA’DA ÇİFTE DEPREM MEYDANA GELEBİLİR’

“Kimse değinmiyor ama Marmara Denizi’nde 7’den büyük çifte deprem olabilir. 99 depremi de üç ay arayla iki deprem şeklinde meydana geldi. Gölcük ve Düzce depremleri santimetre mertebesinde üst üste çakışıyor. Bu da gösteriyor ki bir tane büyük deprem olacakmış, onun yerine üç ay arayla iki deprem olmuş. Bu bir bakıma iyi ama arka arkaya gelince yorgun binaların yıkılmasına yol açtı. Düzce Depremi’nin ardından iyi bir şekilde güçlendirilmeyen binaların hepsi yıkıldı. Buna benzer bir durum yine olabilir.”

‘MARMARA’DA TSUNAMİ TEHLİKESİ VAR’

“Olası İstanbul depremi, büyük ihtimal Marmara Denizi’nde olacak. Tsunami benim uzmanlık alanlarımdan bir tanesi. Bu konuda yetkin ve uzman biri olarak şunu söyleyebilirim: Marmara, kapalı deniz olmasına rağmen tsunami tehlikesi barındırıyor. Dalga yüksekliği Marmara’da 3 ile 6 metre arasında olabilir. Ama bir metrelik bir tsunami dalgasının İstanbul sahillerinden yüz metre içeri girmesi, sahildeki bütün arabaların denize çekilmesi anlamına geliyor. Bu yetmez mi? Mesela Ataköy dümdüz bir yer. Suyun önünde duvar olacak hiçbir şey yok. Tsunami dalgası Ataköy’ün sonuna kadar ilerleyecektir. Binalar sağlam olabilir ama deprem sonrası dışarı çıkmış insanlar sokağa taşan dalgalardan etkilenebilir. 1999’da en büyük hatalarımızdan biri toplanma alanların sahiller olarak belirlememiz olmuştu. Bunu belediyeler bile teşvik etti. Tsunami dalgasıyla insanlar ölebilirdi.” 

‘İSTANBUL’DA YETERİ KADAR TOPLANMA ALANI KALMADI’

“Okullar hem afet sırasında güvenli olması gereken yerler hem de afet sonrası sığınabileceğimiz yerler. AVM’ler çok güvenli yerler değil. Her yer cam. Kafanıza her an bir şey düşebilir. Kamu binaları ve spor salonlar daha güvenli. Mesela spor salonu çok yapıldı. Amaç sadece sporu geliştirmek değil, geçici hastaneler olarak da orayı kullanma şansları olacak ya da toplanma yatma alanları olarak kullanılacak. Mezarlıklar toplanma alanı olamaz. Yatma alanı olarak kullanılacak yer yok. Genel olarak İstanbul’da yeteri kadar toplanma alanı kalmadı. İstanbul’da toplanma alanı sayılabilecek yeşil alan olabildiğince azaldı.”

‘HASARLI BİNALARIN ÇOĞU SAĞLAMMIŞ GİBİ SATILDI’

“Paranın, rantın döndüğü yerde belli bir süre sonra her şey eskiye dönmeye başlıyor. Maalesef o hassasiyetler kayboluyor. Denetim mekanizması gelişmiyor. 1999 depreminden sonra zarar gören binaların çoğu kısmen onarıldı, hiçbir şeyi yokmuş gibi satıldı. Halbuki onarılma değil, güçlendirilmesi, bazılarının yeniden yıkılıp yapılması gerekiyordu. Bunlar geçiştirildi. Yakın zaman önce Avcılar Belediyesi’nin danışmanlığını yaptım. Bölgeyi biliyorum. Vatandaş, ağır hasarlı binalarının orta veya hafif hasarlı olması için çaba gösterip mahkemeden bu konuda karar aldı. Mahkemeden karar alınca belediyelerin yıkım yetkileri işe yaramıyor. Böylelikle toplum olarak bir sorunu örtbas etmiş olduk. Halbuki sonraki deprem kaldığı yerden devam edecek. Bina üzerinde ne kadar hasar verdi ise oradan devam edecek ve binayı yıkacak. 

Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce şehirdeki konutların %65’inin iskansız olduğu açıklanmıştı. %65’inin yıkılacağı anlamını taşımıyor ama akredite olmamış, yani oturma izni yok. Bu bile tehlikenin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Yasalara yönetmeliklere uymuyoruz. Binayı yapıyoruz. Bina bitiyor. Ardından belediye zemin etüdü istiyor. Bina bittikten sonra zemin etüdü yapılıyor. Usulen yapılıyor. Usulen yapılacaksa hiç yapılmasın daha iyi. Bütün bunlardan sonra doğayı suçlamak anlamlı değil. Doğal afet kelimesini de sevmiyorum. Doğa kaynaklı afet kelimesini kullanıyorum.”

‘PARAMETRİK SİGORTALAR ESNAFI RAHATLATIR’

“Parametrik sigortalarda iş yerinizin zarar görmesi gerekmiyor. Sigorta şirketleri zarara bakmazsızın ödediğiniz prim karşılığında tazminatınızı karşılıyor. Tek şartı, 7 şiddetindeki bir deprem bölgesi içinde kalmanız. Deprem sonrası insanlar para harcamıyor. Esnaf da bundan etkileniyor. İşyerlerinin deprem sonrası geçici de olsa ferahlaması açısından parametrik sigortalar çok önemli. Parametrik sigortalar Türkiye’ye deprem sebebiyle girdi ama DASK’a da rakip değil, DASK’ı yaptıran parametrik sigortayı da yaptırıyor. 1999’da eğer parametrik sigorta olsaydı, Avcılar esnafı kepenk kapatmak zorunda kalmayacaktı. Çünkü afetlerde tedarik zincirleri kırılıyor. Özellikle ada ülkelerinde ortaya çıkmış bir sigorta sistemi bu. Mesela 2011’de Japonya’daki depremde Toyota firması çok zarar gördü. Tedarik zinciri kırıldı. Parametrik sigortanın geliştirilmesi, özendirilmesi için yeni projeler yapılmalı. Sigorta sisteminin biraz daha aktif ve yaratıcı olması gerekiyor.”

YÜZME YERLERİNDE GÜNÜBİRLİK SİGORTA 

“Yaz gelince haftasonları beş on kişi boğularak can veriyor. İnsanlar yüzme bilmemekten dolayı değil, bilgisizlik kaynaklı çeken akıntıya kapılıp hayatını kaybediyor. Türkiye’de en fazla ölümün yaşandığı doğa kaynaklı afetlerin başında, çeken akıntılar sonucu boğulma olayları geliyor. Bunun doğa kaynaklı afet olarak kabul edilmesi için çaba harcıyoruz. Çeken akıntılar ve suda boğulmalarla ilgili farkındalık yaratmak için bir çalıştay düzenledik. Bir slogan da yaratmıştık: ‘Bilgiye tutun akıntıdan kurtul.’ Bu çalıştayın içerisinde konuştuğumuz konulardan bir tanesi de günübirlik sigortaydı. İnsanların plaja girmeden önce 20 liraya bileti alıyorsa, 23 liraya alır. 3 lira da sigorta bedeli olur. İnsanların her türlü kazaya karşı günübirlik sigortalı olmasını öneriyoruz. Bu maçta, uçakta, otobüste oluyor da yüzmede niye olmasın? Yüzmede ölmesen bile kurtulduğunda bazı travmalar oluyor. Eğer sigortası olursa boğulma tehlikesi yaşayan kişinin sağlık sorunlarını sigorta karşılayabilir.” 

‘DEPREMİ ÖNCEDEN APTALLAR VE YALANCILAR BİLİR’

“Depremi önceden bilmek mümkün değil. Hatta Gerhard Richter’in çok güzel bir lafı vardır: ‘Depremi önceden aptallar, şarlatanlar ve yalancılar bilir.’ Deprem dalgaları üç tanedir. Sismograflara gelen ilk dalgalar, haberci dalgalardır. Zararlı dalgalar değildir. Arkadan ikinci dalgalar gelir, yıkıcıdır. Birinci dalga ile ikinci dalga arasında beş altı saniyelik bir zaman aralığı var. İşte depremin yıkıcı dalgaları gelmeden, birinci dalga sismografa geldiği zaman, sanayi devreyi kapatabiliyor. Bu sistemin Türkiye’de gelişmesi için ciddi çalışmalar var. Ama insanları haberdar etmek Türkiye’de mümkün değil. Meksika’da veya Şili’de işe yarayabilir. Okyanusun altından deprem dalgası geliyor. Dolayısıyla haberci ile yıkıcı dalgalar arasındaki zaman farkı daha fazla. Son Meksika depreminde, insanlar 2 dakika öncesinde uyarıldı. Marmara için bunu yapamazsınız. Maksimum kazanacağınız zaman 5 ile 10 saniye arasında. Ben sizi temin ederim 10 saniye önce alarm verirseniz panik sebebiyle daha çok insan ölür.” 

‘DASK, DÜNYAYA ÖRNEK BİR SİGORTA HAVUZU’

“1999’dan bu yana elbette çok şey yapıldı. Çok yeni binalar mühendislik görmüş, yıkılmaya karşı dayanıklı. Yüksek binalar bazen az katlı binalardan daha dayanıklı olabiliyor. Çünkü depremle ilişkileri iyi tespit edilmiş, mühendislik ortaya konmuş. Bu açıdan baktığımızda bir gelişme var. Kentsel dönüşümü yüzyılın projesi olarak tanımlayabiliriz, ama yüzyılın rezaleti haline gelmemesi gerekiyor. Öte yandan DASK, dünyaya örnek bir sigorta havuzu. Tüm dünya DASK’ı örnek almaya başladı. Bunlar, binalarının zarar görmesinden etkilenen vatandaşların ferahlamasına yol açacak şeyler. Aslında 1999 Türkiye için milat. Kızılay çok güzel yapılandı. AFAD ve Kızılay, yardım konusunda dünyanın en iyi kurumları haline geldi. Mesela mülteci sorunuyla dünya başa çıkamıyor. Türkiye 3 milyon mülteciye bakıyor. Bu dünyanın en büyük işlerinden bir tanesi. Bu afetlere karşı müdahale tarzımızın ne kadar geliştiğini gösterir. AFAD artık yara sarma politikaları yerine afet öncesi yapılacaklarla ilgili bir strateji benimsiyor. Bu bizim istediğimiz bir şey.”

PROF. ŞÜKRÜ ERSOY’DAN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

• Depreme karşı mücadelede dünyanın en güzel örneği Şili. 2015’te Şili’de 8.3 büyüklüğünde deprem, ardından tsunami oluyor, yaklaşık on kişi ölüyor. Çünkü 1960’da 9.5 büyüklüğünde büyük bir deprem yaşadılar ve bütün yönetmeliklerini gözden geçirip bu işi çok ciddiye aldılar, sorunu çözdüler. 

• Biz “Afet olmadan önce neler yapmalıyız?” sorusunun cevabını samimi, ciddi ve şeffaf bir şekilde konuşmalıyız. 

• Kentsel dönüşüm, Eminönü gibi tarihi bölgelerde başka türlü, daha yeni yerleşim bölgelerinde başka türlü yapılmalı.

• Kentsel dönüşümü, halkla dirsek teması kurarak çözmemiz gerekiyor. Kentsel dönüşüm kendi içinde bir rant yaratıyor. Ama bu ranttan vatandaşın da yararlanması gerekir. 

• Kentsel dönüşüm konusunda birinin hakemlik yapması gerekiyor. Yapıdan sorumlu olan belediyeler, vatandaş ile müteahit arasında hakemlik yapabilir.

• Kentsel dönüşüm hızlandırılmalı. Okul, hastane gibi kamu binalarının bir an önce güçlendirilmesi gerekiyor. 

• Devlet, depreme karşı binaların güçlendirilmesi adına çıkardığı yasanın uygulanıp uygulanmadığını denetlemeli. 

• DASK’ta sigortalı oranının en az %60’lara çıkması gerekiyor. 

• Sadece hükümetin değil, sigorta şirketlerinin de bu konuda sorumluluk alması gerekir. Sigorta şirketlerinde daha aktif ve bilimsel bazda çalışmaları gerekiyor. Mesela İstanbul’daki deprem ve heyelan riski her bölgede farklı. Primlerinin farklı, özendirici olması gerekli. Özendirici olması zorlayıcı olmasından daha önemli. Vatandaş ilk sene yaptırıyor ondan sonra yaptırmıyor. Sigorta şirketleri sonuç odaklı davranmalı.

• Sigortalılık oranı kentsel dönüşüme paralel olarak artması lazım.

• Vatandaşı bilinçlendirmek için biz akademisyenler, ücretsiz olarak Anadolu’ya, okullara, çeşitli yerlere gidip afeti anlatıyoruz. Niye sigorta şirketleri bize sponsor olmuyor?

Oğul Doğa Gökşin
ogul@sigortacigazetesi.com.tr 

13 Ağustos 2018

İlgili Haberler

Yazarlar